Sene 1998. Aralık ayı. Şanlıurfa’da Aralık ayında alışılmadık bir Şubat Soğuğu var. İngiltere’den yeni dönmüştük ve kışların ‘yumuşak’ geçtiği söylenen bu şehirdeki ‘soğuğa’ anlam vermeye çalışıyorduk. Meğer bu ‘soğuk’ o sıralar bütün ülkeyi sarmış.
İlk ziyaretimizde, Üniversite üst yönetiminden bir yetkili “Yurt dışından yeni geldiniz; üniversiteyi tanımanız lazım. Üniversitede bizler ve onlar var, yerinizi belirlemeniz lazım. Bizler onlara karşı ülkede ve üniversitede çağdaşlık mücadelesi veriyoruz.” dedi. Avrupa’dan gelen birisi olarak, ‘çağdaşlıktan’ yana olacağımızı söyledik, tereddütsüz bir şekil. Böylece başladık Fakültedeki görevimize.
Aradan çok zaman geçmedi. Dekan Yardımcısı: “İşte kendini gösterme zamanı geldi. Okuldan uzaklaştırılacak bir öğrenci var, soruşturma açtık muhakkiklerden birisi de sensin.” Dedi. Dedim “Ne güzel soruşturma başlamadan cezası belli. ‘Okuldan uzaklaştıracağız’. Benim gibi acemi birisi için kolay bir soruşturma”.
Soruşturma komisyonu toplandık, ama öğrenci ortada yok. Kâğıt üzerinden değerlendirecekmişiz, çünkü önceki savunmalarındaki ifadelerine ilave edeceği bir şey yokmuş. Savunmasına baktım, ifade kısa ve açık: “Okumak istiyorum. Fakat derslere girerken inancım gereği taktığım başörtümü çıkartmak istemiyorum.” Komisyon başkanı hükmün açık olduğunu, daha önce aldığı cezalar da göz önüne alındığında ‘uzaklaştırma’ vermemiz gerektiğini söyledi. Yeni geldiğim için öğrenciyi tanımayan tek kişi bendim. Başkandan rica ettim, öğrenciyle konuşmak istediğimi söyledim. Belki onu bu ağır bedeli ödemekten vazgeçirebilirdim.
Odama gittim, öğrencinin çağırılmasını söyledim. Üç aydır olduğu gibi fakültenin bahçesinde bir bankta otururken bulmuşlar onu. Kapım çaldı. O olduğunu tahmin ettim. Müşfik, babacan bir tavır takınmaya çalıştım. Çünkü karşımda ya çok üzgün ya çok öfkeli ya da asi bir yüz görmeyi bekliyordum. Kapı açıldı, pembe yanaklı, güzel yüzlü, gülen bir çift gözle bana bakan kız “Beni çağırmışsınız hocam.” Diye seslendi henüz alışık olmadığım hafif kırık Güneydoğu aksanı ile. “İçeri gel.” Dedim. “Gelemem hocam.” Dedi aynı şirin aksanı ve gülen gözleriyle. “Sadece koridorlara çıkmam serbest, odanıza girersem size de sorun olurum.” Dedi. Israr ettim girdi, “Söylemesi benden!” Diyerek. Gerçekten haklı çıktı, Bir saat sonra Dekan odasına çağırıp uyardı; yeni olduğumdan bu sefer görmezden geleceğini söyleyerek.
İşte böyle oldu Canan ile ilk karşılaşmamız. Diyarbakırlıymış, okumayı çok istiyormuş. Ama inancı gereği örttüğü başörtüsü açamazmış. Ne söylediysem tebessümle dinledi, ama kabul etmedi. Bu bedeli ödemeye hazır olduğunu söyledi. “Ailen?” dedim, “Çok üzülüyorlar ama kararı bana bıraktılar.” dedi.
Canan’ı okuldan uzaklaştırdık. Diyarbakır’a geri gönderdik. Arada bir aklıma gelirdi. Acaba evlendi mi? Başka bir okula gidebildi mi? Yoksa ‘Dağa mı çıktı?’ diye.Dün duydum, Canan geri dönmüş. On üç sene beklemiş. Onu okuldan uzaklaştıranlara -bana da- inat ne evlenmiş ne başka bir okula gitmiş ne de ‘Dağa çıkmış’. Sınıf arkadaşları uzmanlıklarını bitirdiği sene o aftan yararlanıp geri dönmüş. Ev istirahatında olduğum için ben göremedim. Yüzündeki tebessümü geçen 13 yıl hâlâ solduramamış. Ama biraz daha solgun biraz daha yorgun görünüyormuş. Eşime beni sormuş. Niye sordu bilmiyorum. İlk karşılaşmamızda bana ne söyleyecek? Ne söylerse söylesin, ben onun dönmesine çok sevindim. Diyarbakırlı genç bir fidanın hayallerini ve geleceğini, yasalar ve yönetmelikler dâhilinde bile olsa ayaklar altına almış olmanın vicdan azabı biraz olsun hafifledi.
İyi ki haksızlıkların geç bile olsa telafi edilmek gibi bir alışkanlığı var. İyi ki Meclis ve Demokrasi var, iyi ki ülkede hâlâ vicdan sahibi ve sağduyulu insanlar var ki, Canan geri döndü.
Hoş geldin Canan, bu sefer yolun ve bahtın açık olsun…