Kur’an-ı Kerim’de 102. sırada yer alan “Tekâsür” suresinin ana teması, insanın güç ve zenginliğin büyüsüne kapılarak kendisini malayani şeylerle aldatması, meşgul edip oyalaması ve yapması gereken önemli işlerinden alıkoyması şeklinde özetlenebilir. Zira “Tekâsür”, kavram olarak çokluk kuruntusu, gururu ve iddiasıdır; mânevî ve ahlâkî sorumluluğunu düşünmeden alabildiğine kazanma ve biriktirme hırsına kendini kaptırmak anlamına gelmektedir. “Biz çoğuz, hayır biz sizden daha çoğuz veya bizim malımız ve imkânlarımız sizinkinden daha çoktur” diye birbirleriyle çokluk yarışına girmek ve bununla öğünmektir ki, yalnızca dünya için yaşayanların genellikle kapılıp aldandığı bir gurur hâlidir. Enteresan bir şekilde surede neyin çokluğu ve neden alıkoyduğu açıkça belirlenmeyerek, zihnin, muhtemel olan her şeyi anlayabilmesine kapı aralanmıştır. Sosyal, siyasal ve iktisadî hayat gibi akla gelebilecek tüm alanları kapsayacak şekilde bir uyarı söz konusudur.
Nitekim çağımızda da genel manada hâkim olan maneviyattan yoksun seküler zihniyet, durmadan üretmek, tüketip tekrar üretmek, kârı ve serveti sınırsızca çoğaltmak şeklinde bir dünya görüşünü içermektedir. İşte bu dünya görüşü ve onun doğurduğu uygulamalar da, bu surede eleştirilen “çoklukla övünme yarışı”nın tipik çağdaş örneği gibidir. Ancak insanlığın mânevî ve ahlâkî değerlerini, birikimlerini sistem dışı bırakan, hatta tahrip eden bu yarış, sonuçta ekonomik ve siyasî gücü, iletişim imkânlarını da kullanarak bireysel ilişkilerden uluslar arası ilişkilere kadar uzanan bir haksızlık ve adaletsizlik düzeni doğurmakta ve nihayet dünyayı “global” sorunlar alanı haline getirmektedir. İşte bu sûrede, Mekke’nin burnu büyük eşrafının tutumları üzerinden, temel bir insanlık sorununa ve bunun ağır bedeline dikkat çekilmektedir.
Öncelikle surenin ilk kelimesi olan “elhâ”; oyalamak, meşgul olunması gereken gerçek maksattan ve önemli olan iş ve görevlerden oyalayıp uzaklaştırmak demektir. Yani gerek zorunlu ve gerekse yapılmasında yarar olan görevlerden ve işlerden, insanın hakikaten işine yarayan, maksadı olması gereken önemli ve faydalı işlerden alıkoymak demektir. Bu bağlamda “tekâsür” de ahirette işe yaramayacak, o kıyamet günü ameller tartılırken tartıda ağır basmayacak, o kızgın ateşten korumayacak ve bundan dolayı geçici dünyada insanı aldatıp ahirete yalnız hesap, sorumluluk, azap bırakacak olan gurur metâı şeylerin çokluğuyla övünmeyi içermektedir. Tekâsür suresinde işlenen bu önemli husus, Hadid suresinde yer alan şu ayetteki mefhumla aynı vurgulara sahiptir: “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” (Hadid, 57/20).
İkinci olarak; Tefsir kaynaklarında anlatıldığı kadarıyla Abd-i Menaf oğulları ile Sehm oğulları, hangimiz daha çoğuz diye birbirlerine karşı övünmüşlerdi. Abd-i Menaf oğulları çok gelmişti, bunun üzerine Sehm oğulları, cahiliye devrinde zulüm-savaşlar bizi yok etti, haydi hem sağ olanlarımızı, hem ölmüşlerimizi sayışalım! Bu ikinci sayımda da Sehm oğulları çok gelmişti. Sûrenin bunun üzerine indiği söylenir. Bazı rivayetlerde de kabirlere kadar gittiler. Yani taraftarlarının fazla olduğunu ispat edebilmek için, ölülerle bile övünecek derecede çokluk gururuna kendilerini kaptırdılar. Taraftarlarının ve onların safında yer aldığını düşündüğü kimselerin çokluğunun büyüsüne kendilerini kaptırdılar.
Hâlbuki kabirleri ziyaret edenlerin çoklukla gururlanması, ölülerle övünüp büyülenmesi değil, onlardan ibret alarak gafletten uyanması ve o kızgın ateşten kurtulmak için tartıda ağır basacak güzel amellere çalışması gerekirdi. Gerçekte şeref ve şan ile gitmiş büyük geçmişlerin, babaların ve dedelerin iyiliklerine ve olgunluklarına varis olmayan, onların hayır ve iyilikleriyle ahlakî faziletlerini daha ileriye götürmek için kendilerinde yaşatmayan; onların hayat ve akıbetlerini düşünmekle ibret almak, o şekilde kendisinin sonunu düşünmek istemeyip de sadece onların isim ve şanlarıyla öğünmek, ölmüşlerin çokluğuyla gururlanmak, çürümüş kemikleriyle övünmek, gömülmüş bulundukları kabirlerde çokluk yarıştırması ile eğlenmek, yanı başında aç kalan komşusunu düşünmeyip de kimseye faydası olmayan, israftan başka bir şey olmayan masraflar bile yaparak gösteriş için kabir ziyaretlerine gidenlerin, kabir ziyaretini ters gayelerle kötüye kullanmış oldukları, çokla övünmenin kendilerini saptırdığı aşikârdır. Bu durumun da tamamen “çoklukla öğünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı” âyetinin mânâsına dâhil olduğu, böyle yapan kimselerin kötüleme ve kınamaya layık oldukları apaçıktır.
Gelen rivayetlerden hareketle tefsircilerin bir kısmı, bu çokla öğünmeden maksadın, sayı çokluğuyla öğünme olduğunu kabul etmişler; bir kısım da mal çokluğu ile öğünme olduğuna kani olmuşlardır. Esasen her ikisiyle de öğünme, oyalanmanın kapsamına dâhildir ve yerilmiştir. “Mal ve oğulları var diye (böyle davranır).” (Kalem, 68/52). Yani kabir ziyaretine varıncaya kadar çoklukla övünme ve gururlanma ile oyalanmayın, sonu kabre varan dünyada çok önemli olan görevi unutup da boş, gelip geçici şeylerle eğlenip oyalanmak, mal çokluğuyla gururlanmak aklı olanlara yakışmaz. Ne büyük gaflette bulunduğunuzu, bulunduğunuz halin ne kadar kötü olduğunu, sonucunu gördüğünüz zaman anlayacaksınız.
Birtakım kimseler ilim denilince ilmin edebiyatını yapmak, onunla düşük ve fani maksatlar elde etmeyi zannederler. Lafıyla övünmeyi ve çokla gururlanmayı, ilmi ve ilmin adını düşük maksatlar için kullanmayı hüner sayarlar. Hâlbuki düşünülürse, tefsircilerin hatırlattıkları şekliyle, bu surede âlimlere çok büyük bir uyarı da vardır. Zira çokla öğünmenin sonundaki âfet ve felakete kesin ilim hasıl olsaydı, çokla övünme ve gururlanmadan vazgeçerlerdi. Demek ki, çokla övünme ve gururlanmayı terk etmeyenlerde yakîn dediğimiz kesinlik ifade eden bilgi hasıl olmaz. O halde ilmin gerçeğini sezmeyerek kötüye kullanan, bildiklerine imanı olmayan, bilgisiyle ilme yaraşır şekilde amelde bulunmayan, onunla beraber bilgin adını taşımak isteyenlerin sorumluluğu çok büyüktür. İlmin şartlarından birisi ve hatta en birincisi güzel amellerin en şiddetli uyarıcılarından olmasıdır. O, amel zamanında önde bulunursa rehber, teşvikçi, öğütçü olur. Amel vakti geçtikten sonra olursa, o vakit de hasret ve nedamet olur. Bu hasret şöyle bir misal ile temsil edilir: Bir yolcu kâfilesi karanlık bir yerden geçmişler. Geçerken ayaklarına ilişen birtakım taşlardan zahmet çekmişler. Birçokları sadece o zahmetten bir an önce sıyrılıp çıkmayı düşünerek geçip gitmişler, bazıları da o karanlıkta onlardan biraz alıp ceplerine, torbalarına koymuşlar. Sonra karanlıktan çıktıkları vakit bakmışlar ki o taşlar cevahir denilen kıymetli taşlar imiş. O zaman her iki kısım da hasret ve nedametle ah çekmiş. Almış olanlar, “ah niye daha çok almadık” diye gam yemişler. Almayanlar da: “ah niye biz hiç almadık” diye çırpınıp dövünmüşler. İşte kıyamet günü kıyamet ehlinin hali bunun gibi olacaktır. Çalışanlar, “niye daha iyi çalışmadık” diye; çalışmayanlar da, “niye biz çalışmadık” diye üzüleceklerdir. Onun için gücü kuvveti yerinde olanlar, hayat ve memat/ölüm için karanlıkları aydınlatacak olan yakîn ilmine (kesin ilme) çalışmalı, ilmi olanlar da güçleri yetebildiği kadar bilgilerini ahirette işlerine yarayacak, tartılarında ağır basacak güzel ameller yapmak için tatbik ve icraya çalışmalı, dünya zevkleriyle hayatın tümünü geçirmeye, dünyada kalacak servetler toplamaya uğraşmamalı, kazançlarını hak ve hayır uğrunda sarfetmelidirler.
Çünkü insan bu dünyada kendisine takdim edilen “naîm” sebebiyle ahirette sorguya çekilecektir, naîm ise kendisiyle lezzet alınan her türlü nimeti içerir. Hayat, sıhhat ve afiyet ve hatta içilen bir yudum tatlı-soğuk su da buna dâhildir. Sözün gelişine göre hitap, malla öğünme, kendilerini oyun ile oyalamış olanlara; o nimetlerden maksat da öyle oyun ve gaflete dalarak ve sorumsuz bir şekilde nimetlenerek dinden veya dinin görevleri ve sorumluluklarından, insanlıktan ve ahlaktan alıkoyan nimetler olmak açık görünür. Bu şekilde sorudan, sorgudan maksat da, o gün elden gidecek olan o nimetleri başa kakmak, onların acılarını, azaplarını çektirmektir. Bunda dinden büsbütün gaflet eden inkârcılar dâhil olduğu gibi, dinî yükümlülüklerden gaflet eden sorumsuz fasık müminler de dâhil olur. Yani bunlar, hep o nimetlerden sorumlu olacaklardır. (Not: Bu yazının hazırlanmasında merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın; Hak Dini Kur’an Dili tefsiri ile Diyanetin Kur’an Yolu isimli meal-tefsirinden yararlanılmıştır.)
1 yorum
Bu yazının hazırlanmasında katkılarınızı takdirle karşılıyorum. 20 yılı aşkın mesleki deneyimim ve derinlemesine okumalarım sonucunda, “Çoğaltma-Biriktirme Tutkusu: Tekȃsür” durumunun kökenlerine dair önemli bilgiler sunmak istiyorum. Yazınızı geliştirmek toplum için çok önemlidir. Bu tutku – dürtü, aslında jinekolojik bir temele dayanmaktadır ve birçok kişi bu önemli konuyu yeterince anlamayabilir. Bilinmeyen, konuşulmayan bir noktaya sizi taşımak istiyorum.
“Çoğaltma-Biriktirme Tutkusu: Tekȃsür” kadınlara özgü bir davranış biçimidir. Dişilerde, evin düzeni ve yaşam alanı oluşturma eğilimi bu davranışın temelini oluşturur. Tutkular zaman içinde değişebilir ve dalgalanma gösterebilir. Özellikle gebelik döneminde bu tutku oldukça belirgin – baskın – zirve hale gelir.
Gebelik sürecinde, anne adayları, aileler mali yüklerden ve harcamalardan endişe duyarlar, kaçınmak isterler, bedavaya müthiş bir meyillenme içerisindedirler. Bu durum, zengin ya da fakir fark etmeksizin herkeste gözlemlenebilir. Gebelikte etkin çoğunluk kitlede “yokluk – fakirlik duygusu” çok baskındır. Gebelikte “Çoğaltma-Biriktirme Tutkusu: Tekȃsür” çok yoğun bir şekilde kendini gösterir. Anne adayları, yeterli ve dünya standartlarına uygun şekilde “çoğaltılmış ve biriktirilmiş kaynaklarını (mal mülk para)” harcamaktan kaçınma – gizleme, hatta bunu yok sayma, “zenginliğini unutma”, kendini fakir gösterme eğilimindedirler. Gebelik için harcamayı gereksiz ve aşırı pahalı olarak görürler ve bu nedenle minicik gebelik bütçelerini genellikle kendileri için her zaman fazlasıyla yeterli görürler. Minicik masraf fahiş gelir. Çünkü Çoğaltma-Biriktirme Tutkusu: Tekȃsür gebelikte zirve yapmaktadır. Şimdi bunun zarına değinelim.
Gebelikte (Pota ocağında, mamulün kor halinde) masraftan kaçınma, oluruna bırakma, Allaha havale ederek masrafı kadere bırakmak kaçınılmaz şekilde bireyin en kırılgan ve en hassas dönemi olan fetus sürecini menfi etkiler; en azından klinik ve/veya subklinik korioamnionit (amniyon zarı, kordon, plasenta, fetus iltihabı) gibi gebelik komplikasyonlarına yol açabilir. Bu ve buna benzer gebelik komplikasyonlara maruz kalan Fetüsu, “anne karnında kötü muamele” görmüş olarak kabul etmekteyim. İşte bu kötü muameleye maruz kalmış fetuslar “masum doğmamaktadır”. Bizler onu küçük sevimli gördüğümüz için, maruz kaldığı kötü muameleyi unutmak, görmemek, önemsememek şeklinde bir yanlılığı (bias) tercih ederiz. Ayrımcı olmamak için hepsine masum deyip geçeriz, diğerlerinin arasına karıştırırız. Fetüs ana rahiminde iletişim dilinin olmaması nedeniyle bu maruz kaldığı anne – aile kaynaklı kötü muamele durumunu (hoşnutsuzluğunu) bizlerin anlayacağı şekilde ifade edemez, bu tetkiklerde ilk anlarda çıkmayabilir! ama bu 7/24/365 kesintisiz devam eden kötü muamele, fetusun beyin gelişimini ve davranışlarını anında etkiler, bozar!
Annesinin Çoğaltma-Biriktirme Tutkusu: Tekȃsürü ile müteselsilen gelişmiş kötü muameleye maruz kalan Fetüsün genellikle alt beyin fonksiyonları (saldırma, savaşma, kaçma, yeme, içme gibi temel davranışlar yani maslow 1. basamağı) üzerinde etkili olurken, bu yapıların baskın olmasını sağlarken ;üst beyin fonksiyonları yönetecek hücre yoğunluğu – alanları (cömertlik, empati, ahlaki erdemler) zayıflayabilir, işte bu dengenin bozulması akkizdir, ettirgendir ! Bu kişiler (fetuslar), yaşadıkları kötü muamelenin etkilerini genellikle ilerleyen yaşlarda, kendilerini geliştirme ve toplumsal ilişkilerde belirgin şekilde gösterebilirler. Annelerini, yaşlandıklarında tedavi ettirmezler, ona karşı pasif kalırlar (sanki bir rövanş var burada) sonra aynı anneleri gibi yığmak, biriktirmek, artırmak şeklinde davranışları, yani baskın kalmış alt beyin dokularını kullanırlar, çünkü onların yeteneği bu oldu ! Bu bir kısır döngüdür.
Bu vahşi döngüyü kırmak için, cömert, empatik, ahlaki sorumluluğu olan bireylerin artması ve zengin bir medeniyetin ortaya çıkması için gebelik dönemlerinde tasarruf (kısıntı) yapmaktan kaçınarak, bireylerin (fetusların) cömertlik, empati ve ahlaki erdemler geliştirmelerini sağlayacak nöron yoğunluğuna yardımcı olmalıyız. Bu yaklaşım, hem anne adaylarının hem de bebeklerinin sağlıklı bir gelişim süreci geçirmelerini sağlar.
Bu konuyu anlamanız ve uygulamanız, hem kişisel hem de toplumsal sağlık açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle, gebelik sürecinde gerekli kaynakların sağlanması ve bireylerin potansiyellerine ulaşmalarına destek olunması Çoğaltma-Biriktirme Tutkusu: Tekȃsür etkisinde kalacak bireylerin engellenmesi için gerekmektedir. Çoğaltma-Biriktirme Tutkusu: Tekȃsür etkisi altında hayatını ıskalayan bireyler olmamak için gebelikte 10/5/2 kuralını sıklıkla önermekteyim.