Günlerden Salı. Çocuklarımı kreşe bırakmış iş yerime gidiyorum. Urfa’da bahardan kalma bir hava var. Bugünkü ilk önceliğin yarın teslim etmem gereken Medimagazin köşe yazımı hazırlamak. Yazacak harika bir konu bulmuşum. “Batık bankaları kurtarmayacağız.” diyen hükümetin Maliye Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığının el ele vermesiyle ‘Batık Tıp Fakültelerini Kurtarma Operasyonu’nu ifşa edeceğim. Malumunuz, Maliye Bakanlığının 18.09.2010 tarihli yazısı ile tebliğ ettiği üzere hazırlanan Kanun hükmünde bir Kararname ile ‘kendini yönetmekten aciz’, ‘borç batağına batmış’, ‘hesabını kitabını bilmeyen’, ‘3 liralık malı 10 liraya alan, dolayısıyla devleti zarara uğratan’, ‘ayağının boyu ile yorganının ebadı arasındaki orandan bihaber’, ‘hamam suyu ile ahbap ağırlayan’, ‘içmeye ayranı yokken tahtırevana binen’ tıp fakültesi hastaneleri kurtarılacak. Yani borçları karşılıksız olarak ödenecek. Yine bir Türkiye gerçeği olarak hesabını bilen, ayağını yorganına göre uzatan, devletin 1 kuruşunu israf etmekten kaçınan kişi ve kurumlar cezalandırılacak. Bunu Başbakana şikâyet edip ‘Adalet’ bunun neresinde? Bu şekilde nasıl ‘Kalkınma’ olacak diye soracaktım.
Tam bunları yazmak üzere masama oturuyordum ki bir telefon geldi. Yine bir doktor, hasta tarafından saldırıya uğramış, acil serviste tedavi altına alınmıştı. Bu köşede bu konu ile ilgili defalarca yazdım. Artık söylenecek söz kalmadı ama belki duymayanlar vardır diye tekrar yazıyorum. Bu ülkede ve özellikle bu şehirde sağlık çalışanlarına yönelik şiddet ‘kırmızı alarm’ verecek düzeye geldi. Artık her an çok acı bir olay gerçekleşebilir ve bir hekim veya sağlık çalışanı hayatını kaybedebilir. Bunun için gerekli önlemler alınmalı ve herkes üzerine düşen görevi yerine getirmeli.
Önce bazı tespitlerde bulunalım:
1) Bu olaylar mevcut hükümet ve mevcut Sağlık Bakanı döneminde artmıştır. Bu hükümet ve bu Sağlık Bakanlığının bazı politikaları ve beyanları hastaların ve hasta yakınlarının genelde sağlık çalışanlarına, özelde de hekimlere farklı düzeylerde saldırıda bulunma konusunda cesaretlendirmiştir.
2) Her türlü bilimsel, sosyolojik, psikolojik ve felsefi altyapıdan yoksun olarak hazırlanmış olan ve uygulanan sözüm ona ‘Hasta Hakları’ politikaları sonucunda doktora dayak atmak bir hasta hakkı olarak algılanmaya başlanmıştır.
3) Gerek ülkenin başka şehirlerinde gerekse Şanlıurfa’da doktora dayak atanların olayı en hafif cezaları alarak atlatmaları, savcıların ve hâkimlerin ‘takdir haklarını’ hekimler aleyhinde kullanmaları, savcı kararı ile polislerin zanlıları bir gece bile nezarethanede ‘misafir’ edememeleri arkadan gelen mütecavizleri yüreklendirmiştir.
4) Bir başka meslek grubundaki ‘yüksek memurun’ (savcı, hakim, kaymakam, subay, emniyet amiri, vs.) ‘düğmesi kopsa’ medyaya boy boy resimler vererek beyanatlarda bulunan mülki amirlerin doktora dayak atılınca bir “geçmiş olsun” telefonunu bile çok görmesi hekimi yalnızlaştırmıştır.
5) Mevcut sağlık politikalarının getirdiği aşırı hasta yoğunluğu hekimin çalışma şartlarını iyice zorlaştırmış, hastayı hekimle karşı karşıya getirmiş, bir de buna basında yer alan sözde ‘sağlık skandalı’ haberleri eklenince hasta ve hasta yakınları doktoru kendilerine şifa vermeye çalışan birisi olarak değil, kendisine her an zarar verme tehlikesi olan bir kişi olarak görmeye başlamıştır.
Şanlıurfa’da son 1 hafta içinde yaşanan 2 olayda da saldırganların çok açık bir şekilde hastaneye ‘doktor dövmek’ üzere geldiği görülmektedir. Birinci olayda bir bayan kadın doğum uzmanı ziyaret saatinde, öğle arasında ve personelin büyük ölçüde Cuma namazına gittiği bir saatte 2 arkadaşı ile birlikte karısının yanına gelen bir hasta yakınının saldırısına uğramıştır. Bugün olan olayda ise hasta geçmişte kendisini tedavi ettiğini -daha doğrusu tedavi edemediğini- iddia ettiği doktora polikliniğe gelerek saldırmıştır. Hastanın kayıt yaptırmadığı ve sıra numarası almadığı belirlendi. Yani artık doktor dövmek için sıra numarası almak da gerekmiyor, araya ‘kaynak yapıp’, “Pardon, doktora bir yumruk atıp çıkacaktım!” demeniz yeterli. Bu olaylar bana “Organize İşler” filmindeki bir repliği hatırlattı, “Dayak nedir; Neden atılır?” Ben buna bir de “Kime atılır?” sorusunu eklemek gerektiğini düşüyorum.
Bakmayın işi mizaha vurduğuma. Durum çok ciddi ve bıçak kemiğe dayandı. Oda olarak kendi aramızda tartışıyor, TTB Merkez Konseyi ile görüşmelerimize devam ediyoruz. Ülke çapında yapamasak da il bazında ses getirecek faaliyetler düşünüyoruz. Belki de bu yazı size ulaşmadan yaptığımız eylemlerin sesi gelir. Eylemin şekline karar vermedik ama mutlaka bir şeyler yapmak gerekiyor. Bir de serde, daha önce hekimlerin ‘beyaz önlük eylemi’ vs. gibi ‘eylemlilik’ süreçlerine karşı çıkmışlık da var. Bakalım temel ilkelerimizi çiğnemeden bir orta yolu nasıl bulacağız.
Keyifli bir günde keyifli bir yazı yazmayı düşünüyordum, ama olmadı. Sizin de canınızı sıktıysam bağışlayın. Daha iç açıcı yazılarda buluşmak ümidi ile…