Bu köşede yer alan en son yazım olan “Laf-ü Güzaf”ın üzerinden neredeyse iki ay geçti. O yazıda bazı konulara değinmiş, yazılarımın okunmasına rehberlik edecek bazı açıklamalarda bulunmuştum. Gerek bu yazıma gelen gerekse o günden beri bulunduğum Amerika’dan gönderdiğim ve Medimagazin yönetimi tarafından köşe yazısı olarak olmasa da bir şekilde okuyucuyla buluşması sağlanan iki yazıma gelen okuyucu yorumları, Medimagazin -ve benim yazılarımın- takipçisi olan belli bir kesime ‘ulaşmamın’ ve onlarla sağlıklı iletişim kurabilmemin imkânsızlığını bana göstermiş oldu.
Lütfen şu linklerden:
http://www.medimagazin.com.tr/hekim/genel/tr-profdrsahin-aksoy-kime-niyet-kime-kismet-2-12-36839.html
http://www.medimagazin.com.tr/hekim/genel/tr-sahin-aksoy-bu-kez-amerikadan-yazdi-2-12-36086.html
http://www.medimagazin.com.tr/authors/sahin-aksoy/tr-laf-u-guzaf-72-60-2872.html
yazılarımı olmasa da yorumları ibret nazarıyla bir okuyun. Siz de benim gibi “pes” diyecek misiniz bakalım?
Neyse, üzerimizden güzel bir yaz tatili geçti ve biz “Vira Bismillah! Nerede kalmıştık?” diyerek yine buradayız. Bu yaz aylarını güzel ülkemden uzakta geçirirken, şüphesiz ülke gündeminden uzak kalmam söz konusu olamazdı. Ülkede, geçen üç ayda “değişen” ve “değişmeyen” bazı şeyler vardı. Örneğin; beklendiği üzere ülkede seçim yapılıp hükümet ‘değişmezken’, beklentilerin aksine Sağlık Bakanı ‘değişmedi’. Yani böylece anlamış olduk ki yalnızca halk, sağlık politikalarından memnun değilmiş, aynı zaman da hükümetin başı da Sağlık Bakanının sağlık sistemine ve sağlık çalışanlarına yaptıklarından memnunmuş. Zaten, bu dönem ülkemizin büyük şehirlerinin birisinden milletvekili seçilmiş bir AK Parti Milletvekili birkaç gün önce bana şunu söylemişti: “Sağlık alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları olarak kendinizi boşuna paralayıp, Sağlık Bakanını hedefe koymayın. Onun da, diğer Bakanların da yaptığı ve yapacağı uygulamalar Sayın Başbakanın onayı ve desteği olan projelerden başkası değildir.” Yani neymiş? Hepimiz, muayenehanemizin veya polikliniğimizin kapısının dışında bekleyen, kendisine bırakın hasta, bir ‘insan’ muamelesini çok gördüğümüz kişiler arasından bir gün bir Başbakan çıkabileceğini hesap etmeliymişiz.
Sağlık Bakanı ismen ‘değişmedi’ ama söylem olarak ‘değişti’. Artık, ‘meşhur’ 7 saatlik buluşmamızda sözünü ettiğimiz fakat anlatamadığımız, “hekimlerin maaşlarının ve özlük haklarının emekliliğe yansımasından”, “sağlık çalışanına yönelik şiddetten”, “hekimlerin aşırı hasta yükü ve idari baskı algılamasından” söz etmeye başladı. Tabii biz geçmiş deneyimlerimizden dolayı bu ‘söz etmelere’ itibar etmiyoruz ve “Hatice’yi değil, Neticeyi görmek istiyoruz.”
Hekime ve sağlık çalışanına yönelik şiddet ‘değişmedi’ ama hakim ve savcılardaki takdir kullanma şekli ‘değişti’. “Bunun HSYK’daki değişikliklerle ilgisi var mı, diye mi sordunuz?” “Herhalde yani!” Domino etkisi denilen şey yalnızca Orta Doğu’da yaşanan bir şey mi sandınız? Ülkemizde de ‘taşlar’ birer birer yıkılıyor. ‘Dokunmatik okuyucuları’ yerinden hoplatacak bu konuları bırakıp konumuza dönecek olursak, artık sağlık çalışanlarını dövenler ve sövenler nispeten daha dişe dokunur yaptırımlarla karşılaşmaya başladı. Bir de buna Sayın Sağlık Bakanı ve Tedavi Hizmetleri Genel Müdürümüzü ikna edersek…
Bu kadar yazıp da TTB’den söz etmezsem hem onlar küser hem de bu yazı eksik kalır. TTB’deki 40 yıllık zihniyetin ‘değişmediğini’ defalarca yazdığımdan, tekrar etmeyeceğim. Bir ara bana da söylemde ‘değişiklik var’ gibi gelmişti, ama onun da bir yanlış anlama olduğu genel seçim öncesi ve sonrası tavır ve beyanları ile terör eylemlerinde takındıkları ikircikli (Bu ‘ikircikli’ lafını bizim etik camiasının bazı ‘çıtı-pıtı’ hanımlarından duymuştum da, kulağıma hoş gelmişti. Tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum ama ben ‘çelişkili’-‘çifte standartlı’ manasında kullandım.) tavır sayesinde ortaya çıktı. Yine ideolojik körlük içindeler, yine ‘elma ile armutu’ karıştırıyorlar. Gerek, ‘G(ö)REVDEYİZ’ atraksiyonlarında gerekse yakın dönemde Van Tabip Odası ile birlikte yapmayı düşündükleri ‘Mecburi Hizmet Çalıştayı’nda, Merkez seçimlerinde rakipleri olan Türkiye Hekim Platformu (THP) üyesi bazı odalar ile ortak çalışma yürütmelerinin kendilerindeki bir ‘değişiklik’ mi, yoksa THP’deki bir ‘değişiklik’ mi olduğunu tam çözemediğimden ve hayra yorulması gereken bir birliktelik olup olmadığı konusunda bir karar veremediğimden şimdilik bir yorum yapamayacağım.
Bu köşedeki bazı yazılarıma konu ettiğim Harran Üniversitesi ve Şanlıurfa’dan söz etmek gerekirse. Beklendiği üzere, üç ay Şanlıurfa’da bir değişim görmek için çok ama çok kısa bir süre. Benim, 21 yıldır bu değişimi bekleyen birisi olarak tavsiyem, en az bir 11 yıl daha sabırlı olunması. Harran Üniversitesinde yapılan rektörlük seçimleri ‘beklenenin’ aksine sonuçlandı ve rektör isim olarak ‘değişmedi’. İdari zihniyette bir değişiklik olup olmayacağını da zaman gösterecek. Yeni dönem için de benim verdiğim vade 9 ay 10 gün. Üç ay 10 gün geçti. Altı ay sonra ‘miada erince’ sizinle safahatı paylaşırım.
Son olarak gelelim yazarınıza. Geçen üç ay yazarınızda hiçbir şeyi ‘değiştirmedi’. Sadece bazı kanaatlerini güçlendirdi. Mesela, sanılanın aksine Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği kesin olmayan “Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz!” sözüne olan inancım biraz daha güçlenerek “Beni Amerikalı hekimlere emanet etmeyiniz, Türk hekimlerine emanet ediniz, mümkünse Harran Üniversitesindeki arkadaşlar olsun!” şeklinde tezahür etti. İki ay karın ağrısı çektim adamlar çare bulamadılar da, Harran’daki ‘bizim gastrocu’ telefonda teşhis koyup tedavi önerdi de, yarısı burnumdan gelen Ramazan orucunun ikinci yarısını kurtardım. Mesela, “Bizden adam olmaz!” sözünün yanlışlığına olan inancım Amerika’daki ‘adamları’ görünce “Adamın hası bizden çıkar!” şeklinde güçlendi. Ayıp yahu, insan öğlen yemeğine davet ettiği arkadaşından para alır mı? Hem de 8 Dolar. Allah’tan, teklif etmeme rağmen benim “taa Türkiye’den geldiğimi” söyleyerek benden de hesaba ortak olmamı istemedi. Bıraksa hepsini ben ödeyecektim. Altı üstü 30 dolarlık hesap. Kurban olsun onlar benim memleketimin adamlarına…
İşte bir yaz böyle geçti. Değişenler-değişmeyenler, kendini geliştirenler ve saatleri 1930’larda durup kalanlar. Bu hayatı yaşamaya devam ediyoruz aynı sınırlar içinde ve aynı gök kubbenin altında. Yaşamaya da devam edeceğiz. Birbirimizi anlamaya çalışarak ve “herkesi kendi konumunda kabul ederek”. Var mısınız?