Sevgili okur, bu yazımı kendiniz ve çevrenizde kıymet verdikleriniz için, büyük bir dikkatte okumanızı rica ediyorum. Geleceğimizin nasıl çalındığını, hayatlarımızın elimizden nasıl alındığını gözler önüne sereceğim. Ve ikinci ricam, asla umutsuzluğa kapılmayalım. Çünkü ne olduğunu fark edip uyanık olursak, içine çekildiğimiz karanlık kuyulardan çıkma şansımız olacaktır.
Öncelikle, başlıkta mecburen Türkçe olarak yazamadığım “hack’lemek” ifadesinin ne anlattığını belirtmek istiyorum. “hack’lemek”, belirli bir cihaza, sisteme veya platforma yetkisiz erişerek kontrolü tamamen veya belirli bir seviyede ele geçirmek anlamına gelir. Bu küçük hatırlatmadan sonra, aslında çoğumuzun zihninde beliren bazı önemli soruları gelin hep birlikte seslendirelim.
Gün bize neden yetmiyor? Zaman neden sanki çok hızlı geçiyormuş gibi geliyor? Neden hiçbir şey yapmıyormuşuz gibi hissediyoruz? Neden zamanımızı verimsiz geçirdiğimizi düşünüyoruz? Neden tarifsiz bir sıkıntı duyuyoruz içimizde? Neden farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini, hayatımızda bir şeyleri değiştirmemiz gerektiğini düşünüyoruz? Biz kendimize bu soruları sorarken, nasıl oluyor da yetersiz, yeteneksiz insanlar yüksek makamlara gelebiliyor? Neden yalan söylediği defalarca kanıtlanan kişiler çoğunlukları yönetebiliyor? Bu soruları siz de kendinize soruyorsanız, telaşa gerek yok. Çok normal bir durum. Eğer bu sorular zihninizi kurcalamıyorsa, işte o zaman daha da büyük bir tehlike altındasınız. Çünkü bu soruları sormuyorsanız, karanlık bir kuyunun dibinde çoktan sessiz bir uykuya dalmışsınız demektir.
Sistem bizim hayal etmemizi, düşünmemizi pek istemese de gelin bir zaman makinesi hayal edelim birlikte ve yukarıda sıraladığımız soruların cevaplarını bulabilmek için 1990 yılının başlarına, California’nın Santa Rosa şehrine gidelim. California’nın parlak güneşi altında, mantar kafa saç kesimli, sarı papyonlu, 7 yaşlarında bir oğlan çocuğu yürüyor kaldırımda. İsmi Tristan Harris. Tristan çok heyecanlı. Sihirbazlık numaralarına hayran ve ilk sihirbazlık numarasını daha yeni öğrenmiş.
Yanımıza yaklaşıyor ve çocuk temizliğindeki gülümseyiş beliriyor yüzünde. Öğrendiği ilk numarayı birine yapmak için sabırsızlanıyor. Kendisine bir madeni para vermemizi istiyor. Uzattığımız parayı alıyor, numarasını daha da ilgi çekici hale getiren her sihirbaz gibi, ellerini havada abra kadabra hareketleriyle sallıyor ve hop! Para birden kayboluyor. Yüzümüzdeki şaşkınlık Tristan’nın gülüşüne tatlı bir gurur ekliyor.
Sihirbazlığa merak salan Tristan, yeni numaralar öğrenmeye devam eder. Hatta ilkokulundaki sınıfında sihirbazlık gösterileri düzenler. İlerleyen yıllarda profesyonel sihirbazlardan eğitim aldığı bir kampa bile katılır. Küçük yaşına rağmen Tristan sihirbazlığın en önemli unsurunu keşfetmiştir. Yıllar sonra bunu şöyle açıklayacaktır: “Bütün mesele dikkatin sınırları aslında.” Bir sihirbazın görevi temelde odak noktanızla oynamaktır.
Bizim verdiğimiz madeni para da kaybolmamıştı aslında. Sadece sihirbaz, yani Tristan, paranın yerini değiştirdiği esnada dikkatimiz başka yerde olduğu için, gerçekte yeri değişen paranın birden kaybolduğunu zannedip hayrete düşmüştük. Sihirbaz dikkat odağımızı başka yere yönelterek, diğer tarafta numarasını gerçekleştirmişti sadece. Yani yaptığı parayı kaybetmek değil, bizim odağımızı başka bir yere yönelterek, o sırada yerini değiştirdiği paranın yok olduğunu düşünmemizi sağlamaktı. Dikkat odağımızı değiştirerek, bizim düşüncelerimize istediği gibi yön verebilmişti.
Sihirbazlık öğrenmek fark ettirmeden birilerinin dikkatiyle oynamayı öğrenmektir. Nitekim Tristan da insanların odak noktasını kontrol edebilen bir sihirbazın, bu insanlara her istediğini yaptırabileceğini, onların düşüncelerini istediği gibi yönlendirebileceğini öğrenmiştir. Katıldığı sihirbazlık kampında öğrendiği şeylerden biri de, insanların sihirbazlıktan etkilenme kapasitesinin zekâyla bir ilgisi olmadığı gerçeğidir. Yani çok zeki olmak bile kandırılmaya, adeta bir kukla gibi yönetilmeye engel olamayabilmektedir. Tristan bu önemli gerçeği daha sonra şöyle dile getirecektir: “Zekâdan çok daha ince bir şey bu. Hepimizin tutsak olduğu zaaflarla, sınırlarla, kör noktalarla, eğilimlerle ilgili.” Bu önemli tespiti başka bir şekilde ifade edecek olursak, zaaflarımıza, kör noktalarımıza, kabullenmişliklerimize oynandığında, düşüncelerimize bir başkasının yön verebilmesi oldukça kolaydır.
İskoçyalı gazeteci yazar Johann Hari bu durumu çok çarpıcı ve güzel bir biçimde ifade ediyor: “Sihirbazlık insan zihninin sınırlarının incelenmesi aslında. Dikkatinizin kendi kontrolünüzün altında olduğunu sanıyorsunuz; birisi dikkatinizle oynadığında bunu anlayacağınızı ve hemen karşı koyacağınızı düşünüyorsunuz, ama hepimiz yanılmaya meyilli et yığınlarıyız aslında. Ve sihirbazların tespit edip kullanabildiği öngörülebilir biçimlerde yanılıyoruz.”
Tristan büyüdükçe, gitgide daha iyi sihirbazları tanıdıkça ve en sonunda dünyanın en iyi sihirbazlarından biri olan Derren Brown’la arkadaş olduktan sonra hem olağanüstü hem de endişe verici bulduğu bir şeyi açıkça görür: ‘Dikkat öylesine manipüle edilebilir bir şey ki sihirbazın pek çok durumda istediği bir insanı kuklası haline getirmesi mümkündür. Siz özgür iradenizi kullandığınızı zannederken, sihirbaz size ne isterse onu seçtirebilir.’
Bu çok endişe verici bir hakikat. Herhangi bir insanı kukla gibi yönetebilmek. Üstelik kukla gibi yönetilen kişi bunun farkına bile varmıyor. Her şeyi kendi isteğiyle, özgür iradesiyle yaptığını zannediyor.
Tristan daha sonra bu konuda şunları söyleyecektir: “Sihirbazlar işlerini nasıl yapıyorlar? Sizin güçlü yanlarınızı bilmeleri gerekmiyor. Zaaflarınızı bilmeleri yeterli. Ve ne yazık ki kimse zaaflarının tam olarak farkında değil. Eğer insanlar zaaflarını biliyor olsalardı, sihirbazlık diye bir şey olmazdı.”
Tristan ilerleyen yıllarda Stanford Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri bölümü öğrencisi olur. Bilindiği gibi, bilgisayar bilimlerinde dünyanın en önde gelen, en iyi bölümlerinden biridir. Tam bu noktada, bölümün adının ‘Bilgisayar Mühendisliği’ değil, ‘Bilgisayar Bilimleri’ olduğuna çok dikkat edilmelidir. Bu hayati ayrıntıyla ilgili olarak “Geleceği Kodlamak” (1) yazımı okuyabilirsiniz. Yazımı okuduktan sonra, burada da nasıl bir sihirbazlık olduğunu, dikkat odağımızda nasıl bir oynama gerçekleştirildiğini daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum.
Tristan üniversitedeki ilk yılında, 2002’de, Stanford Üniversitesi kampüsü içerisinde İkna Teknolojileri Laboratuvarı diye gizemli bir isme sahip bir yerde, bir ders verildiğine dair bazı söylentiler duyar. Söylentilere göre, bilim insanlarının fark ettirmeden insan davranışlarını değiştirebilen teknolojilerin nasıl tasarlanacağını çözmeye çalıştıkları bir yerdir burası. Tristan bilgisayar programlamaya da büyük ilgi duymaktadır. Hatta Stanford’daki daha ilk yılının ardından Apple’da stajyer olarak çalışmaya başlar ve bugün halen kullandığımız birçok uygulamanın kodlanma aşamalarında yer alır. Bu süreçte, ismini duyduğu bu gizemli laboratuvardaki belirtilen dersin neyle ilgili olduğunu öğrenir. Dersin içeriği, bilim insanlarının insan davranışını değiştirmek konusunda yirminci yüzyılda keşfettikleri her şeyi kullanmayı ve öğrencilerin bu ikna biçimlerini bilgisayar kodlarına nasıl katabileceklerini çözmeyi kapsamaktadır. Tristan da bu dersi almaya karar verir.
Dersi kırklı yaşlarında, neşeli ve cana yakın Profesör B. J. Fogg vermektedir. Fogg aynı zamanda bir Mormon davranış bilimcidir. Her dersin başında çantasından oyuncak bir kurbağa ve sevimli bir maymun çıkarıp sınıfla tanıştırmakta ve sonrasında ukulele çalmaktadır. B. J. öğrencilerine bilgisayarların insanlardan çok daha ikna edici olabileceğini anlatır. Ve gün boyunca insanları ikna ederek herkesin hayatını değiştireceklerine emindir. B. J. daha önce Zihin Denetiminin Psikolojisini konu alan bir ders de vermiştir. Dersin okuma listesi insanları manipüle edip onlara istenileni yaptırmak konusunda keşfedilmiş yüzlerce içgörü ve numarayı açıklayan kitaplardan oluşmaktadır. Kitapların çoğu domuzlara, güvercinlere hatta sıçanlara vb. hayvanlara bile doğru ‘pekiştirme’ yoluyla her istediğini yaptırmanın yolunu bulmuş olan Burrhus Frederic Skinner’ın psikolojisine dayanmaktadır. Skinner’ın yıllar içinde gözden düşmüş fikirleri bu derslerle adeta tam gaz geri dönmüştür.
Burada, B. F. Skinner’dan ve çalışmalarından kısacada olsa bahsetmekte fayda vardır. Amerikalı ruhbilimci, yazar, mucit, sosyal reform savunucusu ve şairdir. Toplum felsefesi ile ilgilenmiştir. 1958 yılından, emekli olduğu 1974 yılına kadar Harvard Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olarak görev yapmıştır. B. F. Skinner, 20. yüzyılın en etkili psikologlarından biridir ve davranışçılık (behaviorism) ekolünün önde gelen isimlerinden biri olarak tanınır. Skinner’ın çalışmaları, davranışın kontrolü ve şekillendirilmesi üzerine yoğunlaşmıştır. Onun en ünlü çalışmaları arasında, hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerle geliştirdiği “operant koşullanma” kavramı yer alır.
Operant koşullanma, davranışın sonuçlarına bağlı olarak güçlenmesi veya zayıflaması prensibine dayanır. Skinner, davranışların pekiştirme (reinforcement) ve ceza (punishment) yoluyla şekillendirilebileceğini savunmuştur:
Pekiştirme: Bir davranışın ardından gelen olumlu bir sonuç (örneğin, yiyecek ödülü), o davranışın tekrar edilme olasılığını artırır. Skinner, pozitif pekiştirme (olumlu bir uyarıcının verilmesi) ve negatif pekiştirme (olumsuz bir uyarıcının kaldırılması) olmak üzere iki tür pekiştirme tanımlamıştır.
Ceza: Bir davranışın ardından gelen olumsuz bir sonuç, o davranışın tekrar edilme olasılığını azaltır. Bu da pozitif ceza (olumsuz bir uyarıcının verilmesi) ve negatif ceza (olumlu bir uyarıcının kaldırılması) olarak ikiye ayrılır.
B. F. Skinner, deneyleri ve teorileriyle psikolojinin önemli bir alanına ışık tutmuş ve eğitimden psikoterapiye birçok alanda uygulama alanı bulmuş bir bilim insanıdır. Onun çalışmaları, özellikle davranışın öğrenilmesi ve değiştirilmesi konusundaki anlayışı derinleştirmiştir.
Altını bir daha çizelim: Skinner uyguladığı bu pekiştirme yaklaşımıyla, eğitilmesinin mümkün olmadığı düşünülen güvercin ya da sıçan gibi hayvanlara bile istediklerini yaptırtabilmektedir.
İşte B. J. Fogg’un verdiği derslerde temel olarak anlatılan fikirler Skinner’ın bu çalışmalarına dayanmaktadır. Tam bu noktada, dikkatinizi yapay zekâ uygulamalarında güncel olarak en çok kullanılan makine öğrenme türüne vermenizi rica ediyorum. Şu anda yapay zekâda devrim yaratan bu öğrenme türünün de adı: Pekiştirme (reinforcement) öğrenmesidir.
Skinner’ın psikolojisini kullanmıyorum kıymetli okurlar. Sadece çok önemli bir gerçeği işaret ediyorum. Yapay zekâ üzerinde çalışan kişilerin çoğu bile, sanırım bu önemli makine öğrenme türünün isminin nereden geldiğini şu an detaylıca öğrenmiş oldular. Bu önemli bağlantıyı zihnimize kalın harflerle not düşmeliyiz.
B. J. Fogg’un dersini alan Tristan ders hakkında daha sonra şunları söyleyecektir: “Bu ders içimdeki sihirbazı uyandırmıştı gerçekten. Vay canına, insanların ne yaptığını belirleyecek böyle görünmez kurallar varmış sahiden diye düşündüm. İnsanların ne yaptığını belirleyen kurallar varsa, bunları bilmek gücün ta kendisidir. Isaac Newton’ın fizik kanunlarını keşfetmesi gibi bir şey bu. Birileri bana insanları etkilemenin kodunu gösteriyor gibiydi. Hafta sonları kampüste kütüphanede o kitapları okuduğumu, heyecanla pasajların altını çizdiğimi, yok artık, işe yarıyor olamaz dediğimi hatırlıyorum.” Olayın heyecanı, edindiği bu bilgi Tristan’ı öylesine büyülemişti ki “O sıralar zihnimde henüz herhangi bir etik tehlike çanı çalmıyordu.” diye de ekliyor.
Şimdi sizlere Skinner’ın çalışmalarına dayanan bu dersin hayatlarımızı nasıl derinden etkilediğini göstermek istiyorum. Bahsedilen ders tabii ki sadece Tristan’ı değil, onun gibi genç, yetenekli ve öğrenme meraklısı diğer zihinleri de etkilemişti. Tristan sınıfta Mike Kriger adında genç bir başka öğrenciyle eşleştirilir. Ders kapsamında birlikte bir uygulama geliştireceklerdir. Tristan’da bir süredir ‘mevsime bağlı duygudurum bozukluğu’ adında bilindik bir konu üzerine düşünmektedir. Bu durum, uzun süre kasvetli havaya maruz kalınmasıyla depresyona girme istimalinin yükselmesidir. Bu çalışkan ikili de bahsedilen sorunu teknolojinin yardımıyla nasıl çözebiliriz diyerek çalışmaya başlar ve Send the Sunshine (Güneş Işığı Gönder) adında bir uygulama geliştirirler.
Uygulama iki arkadaşı birbirine bağlamakta, bulundukları yerleri ve buraların çevrimiçi hava raporlarını takip etmektedir. Arkadaşlardan birinin güneş ışığından mahrum kaldığını fark ettiğinde, eğer diğeri güneşli bir yerdeyse güneşin fotoğrafını çekip arkadaşına göndermesi komutunu vermektedir. Birinin sizinle ilgilendiğini gösteren, biraz da güneş ışığı görmenizi sağlayan bir uygulamadır yani. Her icat gibi, her yeni geliştirilen uygulama gibi insanlara yardımcı olma niyetiyle oluşturulmuştur.
Bu uygulama daha sonra Mike ve derse katılan bir başka öğrenci olan Kevin Systrom’u internette fotoğraf paylaşmanın gücü üzerinde düşünmeye iter. Halihazırda derste zaten öğrendikleri, kaynağı Skinner olan anında pekiştirme kilit düşüncesiyle bunu birleştirdiklerinde akıllarında yepyeni bir fikir oluşur. Buna göre, kullanıcıların fotoğraflar paylaşacakları bir ortam ve bu uygulamayı daha da yaygın hale getirmek amacıyla kullanıcıların davranışlarını pekiştirmek için hemen fotoğrafların kalpler ve beğeniler almasını düşünürler. İşte böylece bu ikili, bahsedilen ilkelere göre bir uygulama geliştirirler. Geliştirdikleri uygulamaya da “instagram” adını verirler.
Sanırım sizlere sunmuş olduğum bu olay bile başlı başına B. J. Fogg’un dersinin hayatlarımızı nasıl etkilediğine dair önemli bir göstergedir. Tabii ki sadece bu bahsettiğimiz isimler değil, B. J.’in öğrettiği teknikleri kullanarak hayatlarımızı değiştirecek olan insanlarla doludur o sınıf.
Bitmedi!.. Devam edelim bu dersin insan yaşamı üzerindeki etkisini görmeye.
Zaman ilerledikçe bir şey Tristan’ı rahatsız etmeye başlar. E-postalarına bakmayı saplantı haline getirmiş olduğunu fark eder. Hiç düşünmeden, tekrar tekrar e-postalarına baktığını, dikkat aralığının daralmaya başladığını hissetmektedir. Aldığı dersten edindiği bilgi ve aydınlanmayla, kullandığı e-posta uygulamasının aslında kendi üzerinde nasıl olumsuz bir etkisi olduğunun farkına varır. Kullandığı e-posta uygulamasının “bir sürü farklı koldan iş gördüğünü, çok kuvvetli olduğunu, insanı içine çektiğini, korkunç stres yarattığını, insanların saatlerine mal olduğunu” fark eder. İkna Teknolojileri Laboratuvarı’nda insanları hack’lemeyi öğrenmektedir, ama rahatsız edici bir soru takılır aklına: Ben de diğer teknoloji tasarımcıları tarafından hack’leniyor olabilir miyim?
Yazının başlangıcındaki soruları hatırlarsak, “Zaman neden sanki çok hızlı geçiyormuş gibi geliyor? Neden hiçbir şey yapmıyormuşuz gibi hissediyoruz?” gibi soruları, bu işin arkasında yer alan uzmanlardan olan Tristan da kendine sormaya başlar. Ve Tristan şunu fark eder: Bu tür, “bedava(?)” kullanılan çeşitli sosyal medya ya da e-posta uygulamaları gün içinde kendisinin çok fazla vaktini çalmaktadır, üretkenliğini düşürmektedir ve dikkat odağını dağıtarak gününü verimsizleştirmektedir. Tıpkı çocuk yaşından hayran olduğu sihirbazlık numaralarındaki gibi dikkatiyle başkaları tarafından oynanmaktadır.
B. J. Öğrencilerine bu sırları, bu güçleri sadece iyi amaçlarla kullanmalarını öğretmekte ve dersi etik tartışmalarla sürdürmektedir. Ama Tristan bu sırların, bu kodun gerçek dünyada sahiden de etik bir şekilde kullanılıp, kullanıldığını merak etmeye başlar.
Tristan’ın katıldığı son derste öğrenciler gruplara ayrılarak bu ikna teknolojilerinin gelecekte nasıl kullanacağını tartışırlar. Gruplardan biri dikkat çekici bir plan öne sürer: “Gelecekte dünya üstündeki her insanın profili elimizde olsa nasıl olurdu?” Tasarımcılar insanların sosyal medyada sundukları enformasyonun hepsini takip edip ayrıntılı bir profil oluşturabilirler. Cinsiyet, yaş veya ilgi alanları gibi basit şeylerle sınırlı olmayan, daha derine inen bir profil. Psikolojik bir profil. Kişiliklerinin nasıl çalıştığını, onları ikna etmenin en etkili yollarını ortaya koyan bir profil. Kullanıcının iyimser mi kötümser mi olduğunu, yeni deneyimlere açık birimi yoksa nostaljiye yatkın biri mi olduğunu bilen, sahip oldukları pek çok özelliği anlayan bir profil.
İnsanlar hakkında bunca şey bilindiğinde onların nasıl yönlendirebilecekleri hakkında düşünmüştür tüm sınıf. İnsanları nasıl değiştirebileceklerini tartışmışlardır. Mesela gerçek hayat uygulamaları için şöyle bir örnek gelir akıllarına: insanları ikna etmek isteyen bir siyasetçi veya şirket bir sosyal medya şirketine para ödeyip bu insanları birebir hedef alan mesajlar üretebilir. Böylece o insanlar istenildiği gibi manipüle edilip, herhangi bir seçimde nasıl davranacakları belirlenebilir. Ve işte bu, çok etkin ve aynı derecede tehlikeli bir fikrin doğuşu olur.
O son ders hakkında Tristan şunları söyleyecektir: “İşte o son ders ödümü koparan ders olmuştu. Bu çok korkutucu dediğimi hatırlıyorum.”
Ve yıllar sonra Donald Trump, 8 Kasım 2016’da yapılan seçimleri kazanarak 45. Amerika Birleşik Devletleri başkanı olur. Tristan’ın hatırladığı o son derste ortaya çıkan fikir hayat bulmuştur. Trump’ın başkan olduğu seçimlerin ardından, Cambridge Analytica adında bir şirketin seçim kampanyasını o son derste üretilen fikre göre yürüttüğü ortaya çıkar. Şirketin, Facebook’tan topladığı kişisel verileri kullanarak seçmenlerin davranışlarını etkilediği ve hedeflenmiş reklam kampanyalarıyla seçim sonuçlarına müdahale ettiği öne sürülür. Bu durum, veri gizliliği ve seçim güvenliği konularında ciddi tartışmalara yol açar. Tristan şüphelerinde çok haklı olduğunu bir kez daha anlar.
Araştırmacı gazeteci, yazar Carole Cadwalladr, Cambridge Analytica skandalıyla ilgili haberleriyle The New York Times muhabirleriyle birlikte 2019 yılında, basının en prestijli ödüllerinden biri olan Pulitzer Ulusal Muhabirlik Ödülü‘nün finalisti olur ve dünya çapında bir üne kavuşur.
Bu gerçek hayat örneği insanlık adına çok kaygı vericidir. Sadece seçimlerde de değil, yaşamın her alanında insanların kendi istekleri ve bilinçleri dışında manipüle edilmesi, bir kukla gibi kullanılması çok kötü sonuçlar doğmasına neden olabilir. İşin en kaygı verici yönlerinden biri, ‘Beni yönlendirmeleri mümkün değil’ diyen en iddialı insanların bile büyük çoğunluğu, teknoloji sihirbazları tarafından bir kukla gibi oynatılmakta ve hiçbiri bu acı gerçeğin en ufak farkında bile olamamaktadır.
İnsanların farkında olmadan, manipüle edilerek, adeta basit bir oyuncak gibi yönlendirilmesine ait gerçekleri daha detaylı bir şekilde öğrenebilmeniz için sizlere bir belgesel önermek istiyorum: “The Great Hack” (2). Belgeselde, sadece Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinde değil, dünyanın birçok yerinde insanların nasıl manipüle edilerek geleceklerinin çalındığı, insanların nasıl ayrıştırıldığı, insanların arasına nasıl nefret tohumları ekildiği ve seçimlerin nasıl yönlendirildiği tüm gerçekliğiyle ortaya konuluyor. Bu yazımı okuduktan sonra, The Great Hack belgeselini izlemeniz konu üzerine çok ufuk açıcı olacaktır düşüncesindeyim. Lütfen unutmayınız, kölelikten kurtulmanın ilk adımı farkındalıktır.
Yazımı The Great Hack belgeselinde de yer alan, Carole Cadwalladr Ted konuşmasının (3) bir bölümüyle sonlandırmak istiyorum:
“Bizi küresel olarak birbirimize bağlayan ters bir akıntı olduğunu söylememe gerek yok. Şu an bu akıntı teknoloji platformları üzerinden geliyor. Ve ben bu yüzden buradayım. Doğrudan size seslenmek için Silikon Vadisi ilahları: Mark Zuckerberg, Sheryl Sandberg, Larry Page, Sergey Brin, Jack Dorsey. Siz insanları bağlamak için yola çıktınız. Ve şimdi aynı teknolojinin bizi birbirimizden ayırdığını kabullenmek istemiyorsunuz. Ve görünüşe göre anlamadığınız şey bu işin sizi aştığı, hepimizi aştığı. Bu konu sağ ya da sol değil. Avrupa birliğinden ayrılmak ya da ayrılmamak değil. Trump iktidarı ya da muhalefeti değil. Konu bir daha özgür ve adil bir seçim yapıp yapamayacağımız. O yüzden size soruyorum: İstediğiniz şey bu mu?’ Tarihin sizi böyle mi anımsamasını istiyorsunuz gerçekten? Otoriter rejimin köleleri olarak mı?
Ve diğer herkese de şunu sormak istiyorum: İstediğimiz bu mu? Karanlık çökerken koltuğumuza oturup telefonlarımızla oynamak mı?”
Telefonlarımızla oynamak yani, o uygulamalarda geçirdiğimiz her saniye bizi daha da köleleştiriyor, daha da kukla haline getiriyor. Zaten yok olmaya yüz tutmuş son farkındalık kırıntılarımızı da teknolojik sihirbazlıklarla elimizden alıyorlar. Dikkatimizle oynayarak yarınlarımızı, çocuklarımızın, gençlerimizin geleceğini çalıyorlar. Buna dur demek yine bizlerin elinde. Ama önce o elimizdeki telefonların ve sosyal medya hesaplarının bağımlılığından, dikkatimizi parçalamasından bir an önce kurtulmamız gerekiyor. Telefonların, sosyal medya hesapları gibi hayatımızdaki diğer dijital uyarıcıların dikkatimizle oynayarak bizi ne hale getirdiğini ilerleyen yazılarımda, bilimsel çalışmaların sonuçlarıyla ve yine çarpıcı gerçek olaylarla anlatmaya devam edeceğim.
“Ne var bunda? Küçük bir mola verip telefonuma bakıyorum, azıcık dinleniyor, bir iki kişiye mesaj yazıyor, sosyal medya ortamında birazcık geziniyor ve eğleniyorum. Bundan ne zarar gelebilir ki?” gibi masum görünen ama çok zehirli olan, böylesi uyuşturucu düşünceler arkasına sakın sığınmayın. Tehlike çok büyük. Kendi ellerinizle hayıtınızdan çalınmasına izin vermeyin. Şimdi lütfen o koltuklarınızdan kalkın, telefonu elinizden bırakın, dikkatinizi toplayın ve özgürlüğünüze doğru ilk adımı atın!
Devam edecek…
Kaynaklar
(1) Çağdaş Hakan Aladağ, Geleceği Kodlamak, Akademik Akıl. Web: https://www.akademikakil.com/gelecegi-kodlamak/cagdashakanaladag/
(2) The Great Hack, Web: https://www.imdb.com/title/tt4736550/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_7_nm_1_in_0_q_the%2520great%2520hack
(3) Carole Cadwalladr Ted konuşması. Web: https://www.ted.com/talks/carole_cadwalladr_facebook_s_role_in_brexit_and_the_threat_to_democracy?subtitle=en
3 yorum
Günümüzün bana göre en önemli sosyolojik ve bireysel sorunlarından biri zamanı yönetememek ve teknoloji bağımlılığı, sadece üretkenliğimizi azaltmıyor aynı zamanda bizleri köleleştiriyor. Makaleyi mutlaka okumak ve yaymak gerekli. Çözüm yazının içinde var
Günümüzdeki sosyal medya bağımlılığı için aydınlatıcı, harikulade bir yazı olmuş.


Değerli yazınız için emeğinize sağlık hocam
Yazının diğer serilerini de sabırsızlıkla bekliyorum
Diğer yazılarınız gibi bu da nefis olmuş hocam. İnsanı sarsıyor fakat kendine getiriyor. Emeklerinize sağlık, devamını dört gözle bekliyorum.