Bu hafta Abdullah Muradoğlu’nun yazdığı “Köşk’teki Hakim” adlı kitabı okudum. Tahmin ettiğiniz üzere kitap Ahmet Necdet Sezer’i anlatıyor. Kitapta öğrenilecek pek çok şey ve alınacak pek çok ders var. Allahın nelere Kadir olduğunu, insana “Yürü Ya kulum!” deyince nerelere gelinebileceğini, fırsatlar ülkesinin Amerika mı yoksa Türkiye mi olduğunu, Köşkün insanı nasıl değiştirdiğini, takiyenin yalnızca dini bir kavram olmadığını ve daha pek çok şeyi ibretle görüyorsunuz.
Kitap bittiğinde bir “Oh!” çekiyor, “Bir kâbustu geçti.” diyorsunuz. Kitapta Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde yaptığı icraatlar anlatılıyor. Bunlarda YÖK ile ilgili olanlar oldukça ilginç ve bugüne ışık tutar nitelikte. Konu güncel olduğundan, yani Sezer’in atadığı rektörlerin sırasıyla süresi dolduğundan ve Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün önüne yeni rektör adayları tek tek gelmeye başladığından kitabın bu bölümü benim açımdan ayrıca önem arz etmekteydi. Ben akademik hayata Prof. Dr. Mehmet Sağlam’ın YÖK Başkanlığı döneminde intisap ettim. Bu intisap ediş ÖSYM’nin yapmış olduğu merkezi bir sınavı kazanarak yurt dışına gidiş şeklinde oldu. Güzel günlerdi. Maalesef Sayın Sağlam’ın YÖK Başkanlığını bırakıp siyasete atılması ve ülkenin bir tane YÖK Başkanı olmak yerine 550 milletvekilinden birisi olmayı tercih etmesi ile güzel günler kısa sürdü. Ondan sonra, günahıyla sevabıyla ülkenin 40 yılına damgasını vuran Süleyman Demirel’in üstün çabaları ile 2 dönem YÖK Başkanlığı yapan Prof. Dr. Kemal Gürüz’lü ve Sezer’in icadı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’li ‘karanlık yıllar’ başladı.
Bu ‘karanlık dönem’de çok akademisyen telef oldu, üniversitelerin bilimsel seviyesi geriledi ve üniversiteler gerici ideolojilerin kampları haline geldi. Demirel, Gürüz, Sezer ve Teziç bazen zıtlaşarak ama her zaman ortak ideallerinden taviz vermeksizin uyum içinde çalıştılar ve YÖK’ten başlayarak, rektörlük, dekanlık, öğretim üyeliği, öğretim görevliliği ve araştırma görevliliğine kadar her seviyede bu gerici ideallerini destekleyecek ve bayraklaştıracak kadrolar kurdular. Pek çok ilerici ve aydın akademisyen bu ‘karanlık dönemi’ üzülerek, yıpranarak, ama sabırla geçirdik. Çünkü her karanlığın bir aydınlığa, her kötülüğün de bir güzelliğe gebe olduğuna inanıyorduk. Her şeyin ötesinde demokrasiye güvenimiz tamdı ve tarihte halkın iradesine karşı hiçbir ideolojinin ve tiranın karşı koyamadığını biliyorduk.
Derken “Keser döndü, sap döndü. Gün geldi, hesap döndü.” Ne Demirel ve Sezer, ne onların göreve getirdiği Gürüz ve Teziç ne de onların göreve getirdiği rektörler kaldı. Sezer-Teziç ikilisinin göreve getirdiği ‘son parti’ rektörler de 2011 ilkbaharında değişecek. Tabii ilk dönemlerini tamamlayanlar bir kez daha seçime girebilirler ama görünen o ki işleri oldukça zor. Mevcut YÖK Başkanı/Yönetimi ve Cumhurbaşkanının bugüne kadarki tercihleri rektör adaylarının üniversitelerinde yapılan seçimlerde aldıklara oyları dikkate aldıklarını gösteriyor. Kaldı ki dikkate almaya da bilirler. Zira bu ülke öyle Cumhurbaşkanları ve YÖK Başkanları gördü ki bizleri, onların benzer uygulamalarında “Vardır bir bildikleri.” diyerek yaptıklarında bir ‘hikmet’ aramaya alıştırdılar. Herhalde onların yaptıklarında bir ‘hikmet’ varsa yenilerinkinde de bir ‘hikmet’ olmamasını düşünmek yanlış olur.
Kısacası demem o ki; “Köşk’teki Hakim”in bana çağrıştırdığı üzere bu ülkedeki eski Cumhurbaşkanları ve YÖK Başkanları antidemokratiklik, subjektivite, partizanlık ve mağdurlar yaratma adına öyle uygulamalara imza attılar ki mevcut Cumhurbaşkanı ve YÖK Başkanı onların -menfi- derecelerine ulaşmaları neredeyse imkansız. Bu yüzden kimsenin bir şey demeye hakkı yok. Hele ki bir zamanlar ‘eskilere’ alkış tutanlar. Onlar seslerini kesecek, “Gık!” bile çıkartmayacaklar. Biz onlara demiştik “Mahkeme kadıya mülk değil.” “Almayın mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.” “Çalmayın kapıyı, çalarlar kapınızı.” ve “Papaz her gün pilav yemez.”