Medimagazin’de yazmanın benim için büyük bir onur olduğunu daha önce söylemiştim. Hele ki “Yorum” köşesi açıldıktan sonra bu iş daha bir mutluluk vermeye başladı bana. Tabii şahsıma yönelik direkt bir haksız itham veya hakaret olmadığı müddetçe yorumlara cevap vermem uygun/doğru/mümkün olmuyor. Dolayısıyla bazen bir bazen iki hafta beklemem gerekiyor okuyucular ile bir şeyler paylaşmak için. Bir iki hafta içinde de ya gündem değişiyor ya da yazacak başka bir şey çıkıyor.
Bu yüzden bu yazıda bazı okuyucuların doğrudan sorularına dolaylı da olsa cevap olacak bazı konuları dile getirmeye ayıracağım. Bir tür “Şahin Aksoy’u Okuma Rehberi” diyebiliriz.
Medimagazin yalnızca sağlık çevrelerinde değil, üniversitelerde de okunan bir gazete olduğundan konuları yalnızca sağlık alanı ile sınırlı olmak zorunda değildir.
Adı üzerinde Medimagazin bir magazin/gazete’dir. Burada yayınlanan köşe yazıları her ne kadar yazarlarının akademik unvanları olsa da bilimsel makale değil, ‘köşe yazısı’dır.
Yazarların belli uzmanlık alanları olmakla birlikte her biri kendi çapında bir ‘aydın’/‘entelektüel’ olduğundan gazetenin okuyucu kitlesine hitap eden her konuda kalem oynatabilir. Çerçeveyi çizmek editör inisiyatifindedir.
Çok okunan bir köşe yazarı olmak kesinlikle iyi yazar olmak anlamına gelmez. Ancak çok okunmak kötü bir yazar olunduğu anlamına da gelmez. Doktora hocam Prof. John Harris’in benimsediği ve bana da öğretmeye çalıştığı akademik felsefe olan “I prefer to be interestingly wrong, rather than being boringly right.” (Sıkıcı bir şekilde doğru olmaktansa, ilginç şekilde yanlış olmayı tercih ederim.) öğretisini gençlik yıllarında kulağıma hoş geldiğinden uygulasam da artık “ilginç şekilde doğru olmaya” çalışıyorum.
Bugün anlaşıldığı şekli ile bilim20. ve 21. yüzyılın en büyük tabusudur ve çarpık zemine oturtulup, felsefesi ‘kötü niyetli’ insanlar tarafından oluşturulduğundan güvenilmezdir ve sorgulamaya açıktır. Bilimin yeni bir paradigmaya ihtiyacı vardır ve bu ancak, ‘eski’ bilimin yüzüne ayna tutup onun çirkinliklerini kendine gösterdikten sonra olacaktır. Günümüzün çağdaş düşünür ve bilim adamlarının en temel görevi belli başlı bilimsel tabuları sorgulamak ve yıkmaktır (Evrim teorisi ve Bilim Tarihi bunun için iyi bir başlangıç olabilir).
Batı dünyası, 11.-14. yüzyıl arası kılıç ile yok etmeye çalıştığı, fakat başaramadığı İslam dünyasını yok edemeyeceğini anlayınca, 18.-19. yüzyıldan itibaren kalem ile -yani Bilim adı altında- ifsat etme yoluna gitmiştir. Bu şekilde, beyni Batı kaynaklı fen ve sosyal bilimler ile uyuşturulmuş bir nesil yetiştirmeyi başarmış ve Orta/Doğu coğrafyasının son 200 yıllık kaderinde “bedeni burada ama ruhunu ve beynini Batı değerlerine satmış” bu nesil söz sahibi olmuştur.
Bu konular o kadar temeldir ki, bunları konuşmadan, anlamadan ve bunların sağlık, sivil toplum ve üniversite eğitimindeki yansımalarını deşifre etmeden başka konularda yazıp-çizmek “ laf-ü güzaf”tır. Bu, “farz-ı ayn” olmasa da toplumun üzerinden sorumluluk kalkması adına “farz-ı kifaye” olarak bazıları tarafından dile getirilmelidir. Onları susturmak yalnızca yanlış ve antidemokratik değil, aynı zamanda mahzurludur da.
İnanmak en temel insani duygudur ve bir dine inanmak insanın en büyük gerçeğidir. İbadetler Tanrı ile kul arasında olsa da, din ile dünya işlerinin tamamen ayrı olduğunu, hele ki din ile bilimin ayrı şeyler olduğunu söylemek tam bir 18. yüzyıl köktenci materyalist zihniyetin tezahürüdür ve ne gerçek yaşamda ne de ülkemiz gerçeğinde bir karşılığı yoktur.
Ben de dâhil bu gazetede yazan her köşe yazarı, yazdıklarının akademik ve sosyal sorumluluğunu taşımaktadır. Çünkü bizler rumuzlar veya baş harfler arkasında değil, gerçek kimliklerimizle yazıyoruz. Fikirlerimizi söylüyoruz, sosyal ve akademik risk alıyoruz ve düşüncelerimizi ulaşabildiğimiz kişilerle paylaşıyoruz. Kimse adına bir şey söyleyemem, ama klasik tanımlama ile siyasal yelpazenin bir ucundan diğerine geçmiş, eski birikim ve yaşantısını en kıymetli hazinesi bilen birisi olarak yapılan tüm yorumların benim için çok değerli olduğunu, hepsini tek tek ve üzerinde düşünerek okuduğumu, içinde en ufak hakikat kırıntısı olanları öpüp başıma koyduğumu bir kez -belki de son kez- daha söyleyerek yazıma son vermek istiyorum.
Bundan sonra 3 ay boyunca yazılarımı Amerika’dan göndereceğim. Kimbilir belki de ülkenin bu ‘iki kutuplu’ ortamından uzaklaşmak iyi gelir ve daha az kişiyi rahatsız eden yazılar yazabilirim. Bu gazetedeki ilk 3 yazım olan “‘Türk İnsanı’nın Özellikleri’ Üzerine”, “Garip Ama Gerçek: Burası Amerika” ve “Bir Başkadır Benim Memleketim”i de Amerika’da yazmıştım. Geri dönüp okuduğumda hoş bir hatıra olarak gözümde canlandı. Şimdilik kalın sağlıcakla…