Gelişmiş toplumların ve başarılı işletmelerin en belirgin özelliklerinden biri, liyakate verdikleri önemdir. Liyakat, sadece bireyin değil, aynı zamanda kurumların ve toplumların da gelişmesini sağlayan temel ilkelerden biridir.
Evrensel ölçekte üretim yapan işletmeler ve kalkınmış ülkeler, kendi bünyelerinde liyakati öncelikli bir ilke haline getirdikleri için, nitelikli iş gücü bugün yalnızca ülkeler arasında değil, kıtalar arasında dahi hareket etmektedir. Rekabet gücü yüksek işletmeler, bulundukları ülkede yeterli sayıda yetkin iş gücü bulamadıklarında, bu ihtiyacı başka ülkelerden karşılamaktadır. Özellikle mühendislik, tıp ve akademi gibi uzmanlık gerektiren meslek grupları, küresel ölçekte en fazla mobiliteye sahip alanlar arasında yer almaktadır.
Liyakat, yalnızca üretim verimliliği açısından değil, aynı zamanda sosyal adaletin sağlanması ve toplumsal huzurun tesis edilmesi bakımından da hayati bir rol oynamaktadır. Yönetim süreçlerinde liyakati esas alan ülkeler, yalnızca kurumsal verimlilik elde etmekle kalmamakta; vatandaşlarda aidiyet duygusu gelişmekte, adalet algısı güçlenmekte ve bireylerin refah seviyesi yükselmektedir.
Liyakati değerli gören yönetim anlayışlarının hâkim olduğu kurum ve toplumlarda, zamanla liyakat kültürü de gelişmekte ve kökleşmektedir. Buna karşılık, kayırmacılığın ve torpilin ön planda olduğu yapılarda, bireylerin yetenek ve potansiyelleri körelmekte; liyakati teşvik eden eğitim ve uygulamalar ise gelişim imkânı bulamamaktadır.
Bu noktada şu kritik soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Liyakat temelli yönetim anlayışı bir sebep midir, yoksa bir sonuç mu? Bir başka deyişle, bir toplumda liyakat gelişirse mi adil ve verimli yönetim şekillenir, yoksa adil ve kurumsal bir yönetim tesis edildiğinde mi liyakat gelişir? Ayrıca bir başka önemli soru da şudur: Liyakat nasıl ve neye göre ölçülmelidir? Modern anlamda bireylerin liyakati hangi ölçütlerle ve hangi yöntemlerle değerlendirilmelidir?
Bu soruların yanıtı, sosyolojik, tarihsel ve yönetim bilimleri perspektiflerinden çok katmanlı biçimde ele alınmalıdır. Liyakat, çoğu zaman bir sonuç gibi görünse de, esasen toplumsal değerlerin, yönetsel ilkelerin ve kültürel dinamiklerin uygulanması sonucunda gelişen bir olgudur.
Bu durumu şöyle açıklayabiliriz: Eğer bir toplumda bireyler; aidiyet, etnik köken, din veya mezhep gibi kimlikler üzerinden değerlendiriliyorsa, yaptıkları iş ve bu işteki liyakatleri ikinci plana itilecektir. Benzer şekilde, eğer toplumda adalet duygusu yeterince gelişmemişse, liyakatli bireylerin uygulamaları ne hukuk tarafından korunacak ne de toplum tarafından takdir edilecektir.
Liyakatin gelişimi için, toplumsal yapının işin değerini anlayıp ona göre değerlendirme yapabilecek nitelikte şekillendirilmesi gereklidir. Liyakatli bireylerin bilgi, beceri ve emeğinin karşılık bulduğu bir yapı, toplumun diğer bireylerini de kendi yetkinliklerini geliştirmeye teşvik edecektir. Marifetin iltifata dönüştüğü bir ortamda, insanlar liyakatlerini artırmak için çaba gösterecek; bu da hem bireysel gelişimi hem de toplumsal ilerlemeyi beraberinde getirecektir.
Sonuç olarak, bireylerin liyakatleri ölçüsünde değerlendirildiğini gören toplum fertlerinin, hem kurumlara hem de devlete olan güveni artacak, mensubiyet duyguları pekişecektir. Böylece liyakat, yalnızca bir yönetim ilkesi değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğün ve sürdürülebilir kalkınmanın temel taşı hâline gelecektir.