Sevgili Okurlarım,
Akademik Akıl Platformunun bu ayki teması Milli Güvenlik Sorunu Olarak Liyakatli İnsan Yetiştirme başlığını taşıyor. Böyle önemli konuyu gündem yaptıkları için Akademik Akıl yönetimine teşekkür ederim.
Gerçekten liyakatli insan yetiştirmenin milli güvenlik sorunu olarak değerlendirilmesi çok önemlidir. Öte yandan milli güvenlik meselesi olma boyutuna ulaşması da durumun vahametini ifade etme bakımından dikkat çekicidir.
Liyakat sorunu bizde yeni değildir. Kanuni Sultan Süleyman’ın son dönemlerinde başlamış, günümüze kadar gelmiş ve devam etmektedir. Kanuni döneminde önce “Beşik uleması”nın ortaya çıkması, ardından malî durumun bozulması, Yeniçeri ocağındaki bazı sorunlar derken tüm ülkede yükselme döneminin ihtişamından yavaş yavaş uzaklaşılarak, duraklama döneminin rehavetine doğru yol alındı. Bu herkesin hemen fark edebileceği kadar hızlı olmadı ama gittikçe bedeni saran virüs gibi yayıldıkça yayıldı.
Peki “liyakat” ya da “layık olmak” ne demektir? Liyakat “layık olmak” tan gelir. Kısa tanımı “Bir işe uygun niteliklere sahip olmak”tır. Bir diğer anlatımla “ehil olmak” demektir. Ancak zaman zaman cümle içinde kullandığımız bu kelimeyi gerçekten yeterince kavrayabildik mi? Layık nasıl olunur? İlk bakışta muğlak gibi görünen bu kelime üzerinde düşünülünce perdelerini açan içindeki güzellikleri bize gösteren bir hal alır. Peki acaba içinde neler var? Buna bakalım:
- Bahse konu olan şey ne ise onun bilgisine, ilmine sahip olmak: Örneğin terzi ise terziliği bilmeli, mühendis ise alanının bilgisine vâkıf olmalı. Tarihçi ise alanın yöntem, bilgi ve niteliklerine sahip olmalı…
- Bahse konu olan şeyin ahlakına sahip olmak: Peki “ahlakına sahip olmak” ne anlama geliyor: “Ahlakına sahip olmak” demek o bilgi ve tecrübeyi insanın yararına kullanmalı, suistimal etmemeli.
- Bahse konu olan şeyin tecrübesine sahip olmak: O konuda geçmişte çalışmış olmak. O konuda ya da ona yakın bir görevde çalışmış olmak. Tabi bu daha çok idari görevler için düşünülebileceği gibi kritik görevler ve yüksek riskli meslekler için dikkate alınabilir. Mesleğe yeni başlayacak birisinde tecrübe aramak insaflı bir tutum değildir.
- Bahse konu olan görevin kendisine emanet olarak verildiğinin şuurunda olmak: Şuur düzeyi yani bilinçaltından bilinç düzeyine çıkabilmiş yüksek bir farkındalık ister. Eğer fertler kendilerine tevdi edilen görevi emanet değil de miras olarak görürlerse o zaman o görev hem onun için hem de millet için tehlikeli olur.
- Yenilikleri takip edebilir olmak: Bağnaz olmamalı, önceki yüzyıldan kalma bilgi ve yöntemlerle olaylara çözüm aramamalı. Günümüz dünyasını tanımalıdır. Güncel meselelere çözümler üretebilmelidir.
- İletişim becerileri gelişmiş olmak: Eğer, kişi idareci ise personeli ile iletişim kurmayı, insani boyutta ilişki geliştirebilmeyi bilmelidir. Onların acı tatlı günlerinde yanlarında olmalı. İhtiyaçlarını sormalıdır. Yoksa aman konuşmamayım, şimdi benden bir şey isterler modunda olmamalıdır. Şayet kişi personel ise o da arkadaşları ile iletişim halinde olmalı. Onların önemli günlerinde yanlarında olmalıdır.
- Denetime açık ve şeffaf olmak: Gizli, kapaklı işleri olmamalı. Hesap verebilir olmalıdır. İdareci ise personelinin kuyusunu kazmamalı, üst yönetime şikâyet ya ispiyonculuk yapmamalıdır. Çok önemli konularda paylaşımda bulunabilir elbette…
- Şahsi çıkarlarını öncelememek: Kamu hizmetinde çalışanların kendilerine maddi çıkar sağlamaları yüz kızartıcı bir durumdur ve suçtur. Bundan kaçınmaları gerekir. Hele yönetim erkini elinde bulunduran kimselerin bu konuda daha da titiz olmaları gerekir. Aksi durum görevi suistimal olur. Hz. Ömer’in “devletin mumu”nu devlet işlerinde kullandığını, “kendi mumu”nu ise şahsi işlerinde kullandığını unutmamalıyız. Aksi şekilde davrananlar görevden alınmalı ve cezalandırılmalıdır. Böyle yapılırsa yolsuzluk, hırsızlık olmaz. İç barış olur. İnsanlar helal lokma yer…
- Haram-helale dikkat etmek: Yukarıda işaret ettiğimiz gibi helal-harama dikkat etmek çok mühimdir. Zira bu“kul hakkı”dır. “Kul hakkı”, çağdaş tabir ile “İnsan hakları” değil midir? Kul hakkına uyulmayan bir toplum müslüman toplum olamaz. Huzurlu bir toplum olamaz.
- Dinini ya da inancını araçsallaştırmamak: Dinini ve inançlarını kendi çıkarlarına âlet etmemelidir. Kutsal kitapları, örneğin Kur’an’ı, Hz. Peygamber’in adını, hadislerini her türlü çıkarlarının üzerinde tutmalıdır. Siyasi, ticari, hukuki, ilmi, sosyal her ne için olursa olsun dini kullanmamalıdır. İslam dünyası bundan çok sıkıntı çekti tarihte… Hâlâ da çekiyor. İlk büyük din istismarı Muaviye’nin emriyle askerlerine mızrakların ucuna Mushaf sayfalarını taktırıp Hz. Ali’nin ordusunun üzerine göndermesi olarak tarihlere geçmiştir. Bu feci olay sonrasında İslam dünyası önce ikiye bölünmüş, daha sonra da dilim dilim parçalara ayrılmıştır. İktidarı için, iddiası için “Allah’ın kitabı Kur’an’ın kullanılması” ne elim ne dehşet verici bir olaydır. Üzerinde fazlaca düşünülmemiş bu olay, halen güncelliğini korumaktadır. Günümüzde de bunun farklı türde örnekleri bulunmaktadır. Mesela akrabalarını işe yerleştirme konusunda iltimasta bulunduğu iddia edilen ve eleştirilen tanınmış bir kişi, Allah âyetinde “Akrabalara iyilik yapmayı emrediyor, ben de iyilik yapıyorum, siz âyete karşı mı geliyorsunuz” demek suretiyle âyeti çarpıtmakta ve dini çıkarlarına âlet etmektedir. Halbuki söz konusu âyet (Nahl 16/90) teki akrabalara iyilik yapmak onları kayırmak anlamına gelmez. Zira Kur’an’da başka bir âyette“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Şahitlik ettikleriniz zengin veya fakir de olsalar adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah ikisine de yakındır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer şahitlik ederken gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten çekinirseniz bilin ki şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” (Nisâ 4/135) buyurulmaktadır.
- Farklı fikirlere tahammül edebilir olmak: Farklı siyasi, kültürel, yerel görüşlere saygı birlikte yaşamanın en önemli temel ölçütüdür. Bu olmadan iç barış olmaz. Zaten “Bârika-i hakikat müsâdeme-i efkârdan doğar”. Osmanlı’nın son döneminin şair ve aydınlarından Namık Kemal’in bu tespiti hepimiz için hâlâ geçerlidir. Farklı fikirler varsa hakikatin aydınlık yüzü ortaya çıkacaktır. Meseleler çözüme kavuşacaktır. Huzur iklimi doğacaktır.
- Özeleştiri yapabilme: Özeleştiri en büyük erdemlerdendir ve günümüz dünyasında çok az insanda bulunmaktadır. Kendisini eleştirebilmek o kadar değerlidir ki kişinin hem kendisini iyileştirmesine ve geliştirmesine yardımcı olur hem de çevresine çoğu defa örnek olur. Anlaşmazlıkların da azalmasına neden olur. Kur’an’da Allah “Kusurlarından dolayı kendini kınayan nefse yemin ederim ki hesaba çekileceksiniz” buyurmaktadır. Böylesine yüce sözü ancak yaradan söyleyebilir. İbret alalım. Kendimize çeki düzen verelim…
- Şahit olduğu haksızlıkları dile getirebilme: Erdemli insan başına istenmeyen bir şeyin gelmesi pahasına Rabbine sığınarak haksızlıkları dile getirebilmelidir. İyi insan olmanın ve iyi müslüman olmanın bir gereğidir bu. Haksızlıklarla mücadele etmenin temel şartı bunların önce dil ile önlenmesi, ya da engellenmeye çalışılmasıdır.
Her ne niyet ya da maksat ile olursa olsun liyakat esasları hepimiz için bağlayıcıdır. Yaşadığımız toplumun ve devletin şartları gereği bunlardan sapmalar yaşanıyorsa bu hepimiz için bir sorumluluktur.
Acaba hangi gerekçe iltiması makul kılabilir?
Hangi gerekçe dini araçsallaştırmayı meşru kılabilir?
Hangi gerekçe kul hakkının yenilmesini makul ve mazur gösterebilir?
Hangi gerekçe şahsi çıkarları öncelemeyi erdemli bir davranış olarak gösterebilir?
Hangi gerekçe “emanet” şuurunun yok edilmesini kabul edilebilir gösterebilir? Tüm bunları; Ahlak+Hukuk+Liyakat= Kurtuluş olarak özetlemek mümkündür.
İslam penceresinden bakarsak liyakat olmazsa olmaz olduğu ortaya çıkar. Toplumları çürüten liyakatin katledilmesidir. Bu da genellikle tevil edilmek suretiyle yapılıyor. “Böyle yapıyoruz ama şöyle tehlikeler var” şeklinde bazı gerekçeler imal edilerek iltimasın yolu açılıyor. Zira insanın olumsuzluklar karşısında ilk takındığı tavır öncelikle vicdanını rahatlatmaktır. Vicdanının kendisini sorgulamasına bir cevap vermesi gerekir. Bunu da birtakım mazeretler ortaya koyarak yapma yoluna gitmektedir. Böylece kendisini rahatlatmakta, o haksız işi yapmaya hazır hale gelmektedir. Bunu yaptıkça artık vicdanı körelmekte, artık gittikçe eskisi kadar kendisini rahatsız etmeyecek hale gelmektedir.
Öte yandan hep olumsuzluklar üzerinde değerlendirme yapmayalım. Hiç mi olumlu örnek yok günümüzde. Elbette var. Her ne kadar onlara şaşkın şaşkın bakılsa da, vefat ettiklerinde iyi insandı denilse ve çok sevilseler de aramızda adalete bireysel hayatında işinde önem veren insanlar var. Sayıları belki çok değil, ama var. Bunlar aslında bizlerin üzerine rahmet inmesine, Allah’ın bize merhamet etmesine vesile olan insanlar belki de… Bu insanları bulalım. Onları sevelim, saygı duyalım. Sayılarının çoğalması için dua edelim. Bu duayı eyleme de dönüştürelim. Eğitimciler öğrencilerine iyiliği, ahlakı, adaleti anlatsın, bununla da kalmasın kendi eylemleri ve uygulamaları ile göstersin, özendirsin… Unutmayalım ki güzel hasletler özendirilerek kazandırılır. Varsın biz az kazanalım ama namuslu yaşayalım. Bu bir şereftir demeyi kendimize ve çevremize şiar edinelim. Doymayacak gibi aç gözlü olmayalım…
Unutmayalım ki mal, mülk bu dünyaya aittir. Onların öbür dünyada yerleri yoktur. Ancak bu mal ve mülkün mesuliyetleri karşımıza çıkacak…
“Gelin ölmeden önce ölelim”, Peygamberimizin buyurduğu gibi. Elimizdekilere layık olalım. İşimizi iyi yapalım. Böylece hem kendimizi hem de ülkemizi vahim çürümeden kurtaralım…Kamu hakkı insanı tamuya düşürür. Allah muhafaza buyursun…