Bu köşede yayımlanan “Köşk’teki Hakim”in Çağrıştırdıkları başlıklı yazım birilerinin fena halde canını sıkmış. Medimagazin’in bu “Yorum” işini kolaylaştırması iyi oldu. Okuyucu tepkisini anında yazara iletebiliyor. Okuyucuların yazısı hakkındaki düşüncelerini çok merak edip önemseyen biri olarak beni çok memnun etti. İltifat ve destek mesajları tabii ki güzel, ama benim esas üzerinde durmaya değer bulduklarım eleştirel olanlar. “Hamama giren terler.” demişler. Ben de bu eleştirileri son derece doğal karşılıyor ve değerlendiriyorum, ancak yazdıklarımı doğru anlamak ve bağlamından saptırmamak kaydıyla. Zannediyorum en son yazımda meramımı tam anlatamamış olmalıyım ki böylesine ‘alakasız’ tepkiler geldi. Bu hafta o tepkiler üzerinden giderek konuyu tekrar irdelemek istiyorum.
Söz konusu yazımda, yeni okuduğum Abdullah Muradoğlu’nun “Köşk’teki Hakim” adlı kitabından bahisle eski Cumhurbaşkanlarından Ahmet Necdet Sezer’in rektör atamalarını konu etmiş ve Sayın Sezer, Sayın Demirel, Sayın Gürüz ve Sayın Teziç’in dönemini atadığı rektörler, bu rektörlerin üniversitelerde estirdiği fırtına, yarattığı mağdurlar ve dibe vuran akademik faaliyetler nedeniyle ‘bir kara kabus’ ve ‘gerici ideolojilerin’ üniversitelerde yerleştirilmeye çalışıldığı bir dönem olarak nitelemiştim.
Dediğim gibi, bazıları bu yazıma feci şekilde içerlemiş ve kaleme sarılıp yorum yazmışlar. Sağ olsunlar, hepsi ‘baş tacı’ ama bazı şeyleri yanlış anlamış, bazı tepkilerini de önceki yazılarımdan biriken ön yargıları ile yapmışlar. Yorumları ve yorumcuların kimliklerini tam olarak internette bulmak mümkün olduğundan bunlara değinmeden eleştirileri belli başlıklar altında toplayarak cevap vermek istiyorum.
Eleştirilerin bir grubu, yazımın siyasi içerikli olduğunu, bu şekilde yazarak belli bir siyasi partiye -muhtemelen AKP kastediliyor- hoş görünmek istediğim yönünde. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki AKP de dâhil hiçbir siyasi oluşumla organik bağım olmadığı gibi bu yönde bir hevesim de bulunmamaktadır. Bu işi yapanlara saygı duymakla birlikte ilmin onurunu, bir partinin taraftarlığına tercih ediyorum. Bir Tabip Odası Başkanı olarak mevcut iktidarı, Sağlık Bakanını ve Sağlık Bakanlığı politikalarını en fazla eleştiren kişilerden biri olduğuma Medimagazin yazılarım açık bir delildir. CHP sözcüleri ‘Tam Gün Yasası’ tartışmaları sırasında Hükümeti eleştirmek için, Medimagazin’deki bir yazımı dakikalarca Meclis kürsüsünden okumuştur.
Bir başka eleştiri, ele aldığım konunun sağlık ile ilgisinin bulunmadığı, bir Tabip Odası Başkanı olarak bu konulara girmemem gerektiği yönündeydi. Hatta bu konuda Medimagazin de itham altında bırakılıyordu. Derginin sözcülüğünü yapmak bana düşmez, ancak eleştiriyi yapanlar şunu bilmelidir ki bu dergi tıp fakültelerinde yaygın olarak okunup takip edilmektedir ve Rektör ve Dekan atamaları haber verme konusunda her zaman Medimagazin’in ve okuyucularının ilgi alanı içinde yer almıştır. Ben Tabip Odası Başkanı olmadan önce ve halen bir üniversite hocasıyım ve yazımda isimlerini zikrettiğim dört zatın döneminde akademisyenlik yaptım. Yani o dönem yaşananların ve yaşatılanların canlı şahitlerindenim. Bu bağlamda, bu ‘kara dönemin’ tanıklarından biri olarak tarihe not düşmeye hem yetkin hem de hak sahibi olduğumu düşünüyorum. Yazdıklarımın bazılarını rahatsız etmesi onların sorunudur ve onlar da bu dönemi bir ‘aydınlanma çağı’ olarak görüp bunu her ortamda bu şekilde anlatma özgürlüğüne de sahiptir. “Madem bu denli cesursunuz, keşke bu cümleleri o görevdeyken kullansaydınız. Hem o günler bu günler gibi değildi, bir şeycik olmazdı size.” diyen iyimser meslektaşım Dr. Gönenç’e de iki sözüm var: ‘Zalim’in yüzüne “Sen zalimsin.”, ‘Diktatör’ün yüzüne de “Sen diktatörsün.” demenin ‘cesaretle’ değil ‘aptallıkla’ bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca o dönemde pek çok farklı üniversitede yüzlerce akademisyene “bir şeycikler” olduğunu herkes biliyor. O yıllarda işsiz kaldığı için borca saplanan, intihara teşebbüs eden ve evine ekmek götüremeyenler hâlâ aramızdalar.
Bazı yorumcular da sözünü ettiğim dörtlüden özellikle Sayın Sezer’e methiyeler dizerek onun inceliğinden ve titizliğinden bahsetmişler. Ben de aksini iddia etmedim. Sadece rektör atamalarındaki ‘incelik’ ve ‘titizliğini’ kendimce yorumladım. Dörtlünün diğer elemanları da bu konuda en az onun kadar ‘ince’ ve ‘titiz’diler.
Eleştirenlerden bazıları da, mevcut Cumhurbaşkanı ve YÖK Başkanının da kendilerinden öncekilerden farklı icraatlarda bulunmadığını söylüyordu. Benim bu konuda herhangi bir iddiam yok. Yazdığım sadece şuydu: “Mevcut YÖK Başkanı/Yönetimi ve Cumhurbaşkanının bugüne kadarki tercihleri rektör adaylarının üniversitelerinde yapılan seçimlerde aldıklara oyları dikkate aldıklarını gösteriyor.” Benim gözlemim bu yöndeydi, muhtemelen de haklıyım, zira “Her zaman birinci sırada geleni atıyor” demiyorum. Tam aksine, cümleme şu şekilde devam ediyorum: “Kaldı ki dikkate almaya da bilirler.” Yani dikkate almak zorunda da olmadığını söylüyorum. Bir ‘büyüğümüzün’ dediği gibi: “Çankaya Noteri oturmuyor orada.”
Eleştirilerden en ağırıma gideni ise sözlerimdeki tehdit algılaması oldu. Dr. Gönenç: “Bir de, yazınızın sonundaki tehdit cümlelerini herkesin dikkatine sunuyorum. Başkalarının sesini keseceğine, gıkını çıkarmayacağına olan güveniniz nereden geliyor?” ‘Bir Garip Doktor’ rumuzlu okuyucu: “Seslerini kesmeyenleri sen mi keseceksin şahin efendi.” demiş. Af buyurun ama ikisi de saçmalamış. Bir üniversite hocası kimi neyle tehdit edebilir? Hem neden bu sözden rahatsız oldular, anlamadım. “Sesini kesmesi” gerekenlerin eski dönemde yapılan haksızlıklara alkış tutanların olduğunu yazmıştım. Kendileri o gruba mı giriyor acaba?
Son Söz: Bir akademisyen, bir tıp fakültesi öğretim üyesi ve bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tekrar söylüyorum; Sözünü ettiğim Devlet ve YÖK başkanları dönemi, onların atadığı rektörler sayesinde ülkemiz üniversite tarihinin en karanlık yıllarıydı. Ancak, yetki onlardaydı ve yetkilerini o şekilde kullanma hakları vardı. Şimdi onlar yok ve yenileri yeni tasarruflarda bulunacaklar. Geçmiştekilere ses çıkartmayanlar bugün de ses çıkartmayacaklar. Geçmişte eleştirenler ise bugün de aynı hakka sahiptir. Bazılarının hoşuna gitmese de maalesef demokrasi böyle bir şey. Bize düşen Erzurumlu İbrahim Hakkı misali şunu terennüm etmek: Hak şerleri hayreyler; Zannetme ki gayreyler; Arif onu seyreyler; Mevlâ görelim neyler; Neylerse güzel eyler…