TUS’ta dereceye girenler açıklandı. Birincinin tercihi göz hastalıkları, ikincinin tercihi ise fiziksel tıp ve rehabilitasyonmuş. Malumunuz, tıp fakülteleri lise öğrencilerinin hayallerini süsleyen okulların başında gelir. Bizim zamanımızda çalışkan öğrenciler tıp veya mühendislik yazar, vasat olanlar da hukuk ve siyasal gibi sosyal bilimler fakültelerine giderdi. Bizim zamanımız derken yaklaşık 30 yıl öncesinden bahsediyorum. O nesilden tıbba gidenler şimdi maddi refahı yerinde "mamur" bir hayat sürerken, hukuk ve siyasala gidenler yargının ve idarenin kilit noktalarında "müstahkem" mevkilerdeler.
Sosyal bilimlerin önemini kavrayamamış bir millet olarak fen liseleri kurup "akıllı" çocuklarımızı oralara gönderdik, sonra da "daha az akıllıların" idaresi ve yargısı altında ezilip kaldık. Hiç duydunuz mu okul birincilerinin, sınavda dereceye girenlerin sosyal bilimleri tercih ettiğini? Şimdilerde sayısal-sözel-eşit ağırlık gibi tasnifler icat oldu da sözel ve eşit ağırlık birincileri de sosyal bilimleri tercih ediyormuş görüntüsü ortaya çıktı. Ama yeterli değil.
Sonra da hayıflanıyoruz, "Neden bizden uluslararası düzeyde bir tarihçi, sosyolog, felsefeci, hukukçu, siyaset bilimci çıkmıyor?" diye. Çıkmaz tabii, en seçkin, en parlak öğrencilerinin ömürlerini tıp fakültelerinde çürütüyorsun. Hepimiz biliyoruz ki doktor olmak için zeki olmak falan gerekmiyor. Ortalama bir zekâ ve çalışma disiplinine sahip herkes doktor olabilir. Ama biz en zeki çocuklarımızı tıp fakültesine yönlendiriyoruz, onlar da doktorluk yaparken ihtiyaç duymadıkları "aşırı" zekâlarını fazla para kazanmanın veya işi ticarete dökmenin yollarını aramakta kullanıyorlar.
Zeki, çalışkan, disiplinli ve azimli çocukları tıp fakültesine yönlendirmekle yapılan "kaynak israfından" dönmenin bir yolu var aslında, ama biz o fırsatı da her daim ıskalıyoruz. Hadi bir hata yaptın. Böyle seçkin ve donanımlı bir genç olarak tıbbiyeye girdin. Sonra gördün ki tıbbiye de öyle fazla zekâya falan ihtiyaç yok. Ortalama zekâ, ha babam ezber ve dünya nimetlerinden biraz fedakârlık ile tıp fakültesi okumak çocuk oyuncağı. Hele doktorluk. İhtisas diye bir şey çıkmış, bilmen ve öğrenmen gerekenleri iyice dar bir alana hapsetmişler. Fakültenin üzerine 2 tane textbook’ oku, 1-2 yıl da o alanda bir uzmanla beraber çalış, al sana nur topu gibi bir uzman hekim oldun gitti. Ondan sonra zaten göreceğin vakaların %80’i birbirinin aynı olacak. "Aç ağzını, yum gözünü, nefes al, elini uzat vs." meslek hayatın bununla gelip geçecek.
O zaman gel bu canım zekânı, parlak dehanı, buluşlar yapmaya, yeni ufuklar açmaya, insanlığın beklediği çareleri bulmaya vesile olacak bir alanda kullan. Klinisyen olup beyin kapasitenin %25’ini, bildiklerinin %50’sini kullanacağına, beyin kapasitenin de, bildiklerinin de %100’ünü kullanabileceğin bir alan seç, temel bilimci ol. Maalesef biz bu fırsatı da kaçırıyoruz. Dereceye girenlerimiz kliniklere gidiyor, sınavda son sıraya girenlerimiz de temel tıbba geliyor. Temel tıbba gelenler de bakıyor ki "pabuç pahalı", temel bilimler yan gelip yatılacak veya "ortalama zekâ" ile yapılacak yerler değil, ilk fırsatta bir kliniğe kaçmanın yolunu arıyor. Olan maalesef ülkemiz bilimine oluyor. Oysa TUS birincileri, okul birincileri temel bilimlere gelse, zekâlarını, enerjilerini ve gençliklerini kliniklerde "söndürmek" yerine önlerinde keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce adanın olduğu temel bilimler denizine açılsalar. Belki daha az para kazansalar, ama bugün dünya tarihine iz bırakmış bilim adamlarından biri olmaya aday olsalar.
Tıp tarihçisiyim, iyi biliyorum, icatlara adını yazdırmış bir klinisyen bulmanız mümkün değil. Adını yazdıranlar da mutlaka temel tıp bilimleri ile ilgili bir çalışmasından dolayıdır. Bugün "klinik başarıları" ile kasım kasım kasılan klinisyenler yaptıkları işin başarısını temel bilimcilere borçlu olduklarını biliyorlar herhalde. O mucizevi ilaçlar (farmakoloji), müthiş laboratuvar testleri (biyokimya), şipşak-sonuç veren görüntüleme yöntemleri (fizik-matematik), hastalıkların ortaya çıkış nedenlerinin bilinmesi (histoloji-patoloji), yapay doku ve organlar (histoloji-kimya) bunların hepsini, fazlaca haz etmedikleri, "döner sermaye paraziti" gibi gördükleri temel bilimcilere borçlular.
Tabii bu tür buluşlar hiçbir zaman bizim ülkeden çıkmaz. Çünkü en az 70 yıldır (aslında son 800 yıldır) bu toprakların insanları temel bilimleri hep ikinci sınıf olarak gördüler. Bir dönem tıbbiyelilerin burnu o kadar büyüktü ki, temel bilimlere gitmeye tenezzül bile etmediler. Tabiat boşluk kabul etmezdi ve bu boşluklar tıbbiye mezunu olmayan veteriner, biyolog, kimyager vs. ile dolduruldu. İyi ki de böyle oldu. Sonra bir gün "işsiz tıbbiyeli" çoğalıp kliniklerdeki akademik kadroların da tıka basa dolu olduğunu görünce bu sefer de "tıp fakültelerinde tıp mezunları dışındakileri istemiyoruz" diye bağırmaya başladılar. Tıp dışı alanlardan gelenleri "hakir" görmek için bir de "TUS’lu"-"Doktoralı" ayrımı çıkarıp "doktoralı" olanları -hekim bile olsa- bazı haklardan mahrum ettiler. Oysa farkında değillerdi ki yaptıkları ihtisasın uluslararası hiçbir geçerliliği yokken "doktoralıların" uluslararası alanda kullanabilecekleri kapı gibi Ph.D.’leri vardı. (Bakınız: Bu köşede yayımlanan "Benim Uzmanlığım Senin Doktoranı Döver" başlıklı yazım.)
Söz uzadı, laf nereden nereye geldi. Demem o ki: Liseli zeki, parlak, çalışkan, kabiliyetli çocukları ülkemizin parlak geleceği için sosyal bilimlere yönlendirelim. Hadi bunu yapamadık, bir hata oldu ve bunlar tıbbiyeye geldiler. Onları temel tıbba yönlendirelim, potansiyelleri kliniklerde heba olmasın. Doktora yapmayan insanlar tıp fakültelerine öğretim üyesi olarak alınmasın. Doktora yapmanın yolları kolaylaştırılsın. YÖK’ün en son çıkan kararında olduğu gibi "Doktora programı açmak için bölümde/ana bilim dalında 5 doçent veya profesör olmalı" şartı koyup da zaten can çekişen temel tıbbın temeli dinamitlenmesin. Doğru bildiğini söyleyen bu fakir de "klinikçi düşmanı" ilan edilmesin…