Sayın Okurlar,
Kadına karşı uygulanan şiddet ile ilgili konuya bu yazımda da devam etmek istiyorum. Bu konunun gündem yaratılıp kamuoyu nezdinde ortada bırakılması ve konuyla yakından uzaktan ilgisi bulunmayanların farklı mecralarda yazılar yazmaları, fikir bildirmeleri bilgi kirliliği yaratarak başka türden sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Sorunları çözelim derken yeni sorunlarla karşılaşılması konuyu iki misli çözülemez hale getirmektedir. Bu nedenle, bugünkü yazımızda da kadın-erkek ilişkilerinde yaşanan ayrımcılık üzerinden toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle konuya değinmeye çalışacağım. Bu durumda önce toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını tanımlayacağım, sonra da eşitliğin ne olduğu üzerinden ataerkil şiddetin aslında eril aklın bir ürünü olduğunu ortaya koymaya çalışacağım.
Toplumsal cinsiyet kavramını geçen yazımda tanımlamıştım ama bir kez daha verilmesinde yarar var. 2011 yılında imzaya açılan İstanbul Sözleşmesinde toplumsal cinsiyet, kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler, olarak tanımlanmaktadır. Yani bireyin çocukluktan itibaren sosyalleşme sürecinde cinsiyetine göre hangi davranışları yapıp yapmayacağını öğrenmesi ve toplumun normlarına, beklentilerine göre hareket etmesidir. Bu süreç, kız ve oğlan çocuklarının ileriki dönemlerinde alacakları konumlara göre kadın ve erkek olmayı öğrenmesini ve bunu alışkanlık haline getirmesini sağlar. Ancak belirtmek gerekir ki, bu süreç günümüzde eril düzenin kültürel kodları içinde eşitsizlik üzerinden ve güç ilişkileri çerçevesinde işlemekte ve ayrımcılığa yol açmaktadır. İşte bu nedenledir ki, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının kullanılması önemli görülmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliği (gender equality) nedir, diye sorulduğunda; bireyin fırsatları kullanmasında, kaynakların ayrılmasında ve kullanımında, hizmetlere ulaşmada cinsiyeti nedeni ile ayrımcılığa maruz kalmaması ya da ayrımcılık yapılmaması anlamına gelir. Buradaki eşitlik insan haklarının ihlal edilmemesi için kişilerin şiddete ve ayrımcılığa uğramamasına işaret etmektedir.
Bu tanımlardan yola çıkarak eşitlik kavramının ne olduğu üzerinde durmak istiyorum. Eşitlik, içermeci bir bakışla neo-liberal politikalar bağlamında kullanımı tercih edilen bir kavramdır. Oysa eşitlik karşıtı olan ayrımcılık kavramı dışlayıcı bir anlam taşıdığı gerekçesiyle iktidar çevreleri ve hükümetler bu şekilde kullanmayı istemezler. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinden giderek kadın-erkek eşitliğinin vurgulanması daha yapıcı olarak değerlendirilmektedir. Çünkü eşitlik ulaşılması arzulanan bir ideal model olarak düşünülmelidir. Cinsiyetler arası eşitliğin tam manasıyla sağlanması mümkün olamayacak derecede zordur. Bunun nedeni, çeşitli farklılıklardan kaynaklanan unsurları bir araya getirmede yaşanan zorluklardır. Heterojen özelliklere sahip insanları birbirine eşit hale getirmek aslında işin doğasına da aykırıdır. Öte yandan, eşitlemek demek birbirine benzetmek, farklılıkları ortadan kaldırmak ya da yok etmek anlamına da gelmemektedir. O halde, kavram kargaşası yaratmadan nasıl eşitlikten bahsediyoruz. İşte Weber’in ideal tipleri gibi eşitlik kavramı da ideal bir durumdur ve o ideale ne kadar çok yaklaşılırsa sorunun çözümüne o ölçüde katkı sağlanmış olur. Çünkü insan soyunun sürdürülebilmesi için farklılıklarla birlikte ama eşit koşullarda yaşamak, hak ve adaleti sağlamak, demokratik ülkelerin en yüksek ülküleri arasındadır. Fakat hiçbir demokratik ülkede vatandaşlar arasında eşitliğin sağlandığını, kadınlarla erkeklerin eşit haklara sahip olukları söylenemez. Bu yüzden eşitlik arzu edilen bir idealdir, ülküdür.
Bugün, 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı filozoflarının demokrasi ve eşitlik konusunda ileri sürdükleri tezlerin halen geçerli olduğunu biliyoruz. Günümüzde bu kavramlar üzerine üretilen bilgilerin temelinin İ.Ö. ki kadim dönemlerde atıldığını da biliyoruz. Ancak yaklaşık 4.5 milyar yıllık dünyanın tarihinde eşitlik uğruna verilen mücadelelerin insanlığı savaş batağının içinden çıkılamaz durumuna düşürmesi akıl, sezgi ve duygu sahibi biz insanların yine ayıbı ve kaybı olarak karşımıza çıkmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki her daim, stabil ve süreklilik taşıyan bir istikrar ve düzenin varlığından söz etmek de mümkün değildir. Çünkü bu doğaya aykırı bir durumdur. Doğanın kendi içindeki hareketliliği, çelişkisi ve değişimi dikkate alınırsa ve insanın da doğanın bir parçası olduğu kabul edilirse o zaman bu diyalektik süreç insan ilişkilerine de yansımakta, çelişki ve çatışmalar kaçınılmaz olmaktadır. İşte eşitlik kavramını bu gelişim süreci bağlamında değerlendirmek için liberal demokrasi ve sosyal demokrasi anlayışına bakmak gerekmektedir. Bu nedenle eşitlik, idealize edilmiş bir mefhum olmakla birlikte insan yaşamının bu ideal üzerine oturtulmuş olmasının kime, ne zararı olabilir? Bu zaviyeden baktığımızda fırsatlar, kaynaklar ve hizmetler neden kadın-erkek arasında eşitsizlik ya da ayrımcılık kaynağı oluşturmaktadır? Bu sorunun yanıtını verebilmek için toplumun ekonomik ve demokratik gelişimine, kültürel norm ve değerlerine, eğitim ve öğretim düzeyine, hukuk devleti olup olmadığına bakmak gerekir. Bu saydıklarım yapısal unsurlar olarak makro oluşumları içerir. Bir de mikro oluşumlar dediğimiz ilişkiler zinciri vardır ki, bu da birey düzlemine işaret eder. Söylemek istediğim haklar temelinde bir eşitliğin sağlanması konusunda hem devlete hem de bireylere görev düşmektedir.
Evet, kadın ve erkek cinsiyet olarak birbirinden farklıdır. Bu farklılık hem istenilen bir durumdur hem de doğaya uygundur. Fakat bu farklılık neden bir cinsiyetin diğer cinsiyet üzerinde güç oluşturmasına, iktidar kurmasına ve üstünlük sağlamasına yol açmaktadır? Esasında anlaşılamayan ya da kritik olan husus tam da burasıdır. Çünkü örgütlü yapılarda hiyerarşiler belirli bir kritere göre sıralamayı gerektirmekte ve bu sıra düzeni içerisinde ast-üst ilişkilerini karşımıza çıkarmaktadır. Kuşkusuz bu sıra düzenini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Yönetim meselesi her zaman bir yöneten-yönetilen ayrımından kaynaklanan iktidar ilişkilerini gündeme getirmekte, bu durum ise güç ve eşitsizlik ilişkilerini ortaya çıkarmaktadır. Hiyerarşideki güç ve eşitsizlik ise insan ilişkilerinde bir tarafın gücünü kullanmasına, diğer tarafın ise bu güce rıza göstermesine ve itaat etmesine yol açmaktadır. Bu anlamda eşitsizliğin en büyük handikapı yönetim anlayışındaki güçlü olanın iktidarını kullanmasında bulunmaktadır. Bunun sosyal şiddet olduğunu geçen yazımda belirtmiştim. Bu durumda eşitlik kavramı, hem liberal demokrasi hem de sosyal demokrasi açısından tüm vatandaşların haklarını kullanmasını içerir. Kısacası, tüm vatandaşların yasalar ya da hukuk önünde eşit olmasını savunmaktır. Hak eşitliği kuşkusuz beraberinde sorumluluğu çağrıştırmaktadır. Toplumsal yaşamda haklar ve sorumluluklar karşılıklı olarak birbirine bağlanmıştır. Bir bireyin haklarının bittiği yerde diğerinin sorumluluğu başlamakta, sorumluluğunun bittiği yerde ise haklar devreye girmektedir. Dolayısıyla haklar ve sorumluluklar ilişkiseldir. Hakları evrensel insan hakları çerçevesinde ele alırken, sorumluluk da hem evrensel hem de toplumsal normlar düzleminde öğrenilen davranışlar olduğu için bazen problemli durumların yaşanmasına yol açabilir. Onun için Sokrates’in “kendini bil” mottosu sorumluluktaki hakkaniyeti içermesi bakımından düşündürücüdür. Kadının hakları evrensel insan haklarıdır. Her cinse, ırka, etnisiteye, cinsiyete, dile, dine, mezhebe hangisine ait olursa olsun tüm insanlar için geçerlidir. Fakat kadının sorumluluğu denildiğinde karşıtı olarak erkeğin sorumluluğunu getireceğinden, bu sorumluluğun eşitlik ilkesine ne ölçüde uygun olacağı tartışmalıdır. Bu nedenle, sorumluluk kavramı hakların sağlanması bakımından önemlidir ama cinsiyetler açısından adil olmayan, hakkaniyet sınırlarını aşan bir duruma da dönüşebilir. Bugün Türkiye’de eşitlik ile hakkaniyet tartışmasının ana nedeni budur. Örneğin toplumsal normlara göre, çocuk bakımı kadının sorumluluğudur, denildiğinde karşısına para kazanmak da erkeğin sorumluluğudur, önermesi çıkarsa bu iki sorumluluk türünün eşit olmadığı görülür. Kaldı ki günümüzde kadının çalışma hayatında olduğu dikkate alınırsa para kazanmak yalnızca erkeğin sorumluluğu olarak değerlendirilemez, kadın da para kazanarak evini geçindirmektedir. Öyle ise çocuk bakımı neden yalnız kadının sorumluluğunda oluyor da erkek bu sorumluluğun dışında kalıyor? Bu türden sorumluluklar ancak kadın-erkek tarafından birlikte paylaşıldığında hakkaniyetten söz etmek mümkündür.
Sözünü ettiğimiz bu açıklamalar, bizi kadın-erkek konusundaki eşitliğin nasıl ve ne biçimde olabileceğine ilişkin değerlendirmeler yapmamıza devam etmemizi gerektiriyor. Eril toplumun eşitsizlik halleri toplumsal cinsiyet açısından kadının aleyhine işleyen bir makineye benzer ve sistematik olarak her alanda işler. Öyle ki, söz konusu bu eşitsizlik toplumun normali olarak bile kabul edilebilir. Eşitsizlik normalleştikçe kadının aleyhine işleyen her türden baskıcı norm görünmez olur. Çünkü sembolik düzen zaten erildir. Toplumsal düzen eril anlayışla işlerken bireylerin sahip olduğu akıl da dahil olmak üzere her şey eril kalmaktadır. Bugün toplumumuzda yaşadığımız sorun, kadın-erkek arasındaki bu eşitsizliğin görünmez olmasından ve üzerine bir örtü çekilmesinden kaynaklanmaktadır. Öte yandan, eşitlik bu durumda idealize edilen ve bu ideale ne kadar çok yaklaşılırsa o kadar değerli olan bir eylemlilik hali olduğuna göre, kadınların eşitlik isteği 17. yüzyıldaki gibi erkek ne yapıyor ise kadın da aynısını yapar, anlayışından günümüzde kadın ne yapıyor ise erkek de yapabilir, anlayışına evrilmiştir. Bugün demokratik ülkelerin çoğunda hakların eşitliği meselesi sorunlu olarak karşımızda durmaktadır. Toplumda sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki bakımdan kadın-erkek arasında açılan makasın bir şekilde kapatılması ve dengenin sağlanması için bazı ezberlerin bozulması gerekmektedir. Bu ezber nasıl bozulacaktır? Tabi ki, eşitsizliği doğuran ayrımcılık araçlarının ortadan kaldırılmasıyla. Ama nasıl? Kadının maruz kaldığı ayrımcılık araçları giderilemediği taktirde kadına yönelik insan hakkı ihlallerinin devam etmesi kaçınılmazdır. Söz konusu hak ihlalleri bir cinsiyeti yok saymak adına toplumun kalkınması ve refahına vurulan en büyük darbedir. Oysa liberal devletin ve sosyal devletin en büyük ilkesi eşitliktir. O halde ayrımcılık araçlarına bakalım.
Ayrımcılık araçlarının başında şiddet gelmektedir. Günümüzde kadına karşı uygulanan şiddet, sistematik bir biçimde bir cinsiyetin yok edilmesini içerir niteliğe bürünmştür. Yok etmenin içeriğine hak kavramı yerleştirilmekte ve mahkemelerde katilin suçunun affedilmesine yönelik kararlar çıkabilmektedir. Şiddet ile hak kavramlarını aynı anda kullanmak doğru değildir. Çünkü şiddet hak edilen bir eylem değildir. Hak içeren bir şiddetten de söz edilemez. Kimden ne şekilde gelirse gelsin, şiddet hak edilen bir davranış olamaz. Hak etmiştir ki şiddete uğramıştır, yaklaşımı aslında başka türden bir şiddeti doğurmaktadır. Ancak ataerkil kültürün hakim olduğu tüm toplumlarda yetişen bireyler bu kültürden nasibini aldığı için bu kültüre ilişkin tüm pratikleri kadın da olsa erkek de olsa normal adı altında kendinde taşımaktadır. Bu bakımdan ataerkil şiddettin kadını ve erkeği yoktur, bu yekpare bir ataerkil akıldır ve kültürel kodlarla işlemektedir. Bu nedenledir ki, AB’nin Kadın Komisyonunda toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının kullanılması kabul edilmiştir. İstanbul sözleşmesinde de sıklıkla toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının kullanılması buradan kaynaklanmaktadır.
O halde şiddet nedir? Şiddet, ister kamusal alanda isterse özel alanda olsun, kişinin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün engellenmesini içeren, her türlü tutum, davranış ve eylemdir. Kadın neden şiddete uğruyor? Çünkü toplumsal norm ve pratiklere göre, kadınlar genel olarak erkeklerle karşılaştırıldığında; daha az iktidara, daha düşük statüye, daha düşük ekonomik kaynaklara, üretim ve mülkiyet üzerinde daha az denetlemeye ve daha az otonomiye sahiptir. Bu durum bir eşitsizlik durumu olarak ayrımcılık yaratmakta ve tüm toplumsal alanlarda erkeğin iktidarını ve gücünü ön plana çıkarmaktadır. Bu anlamda bir şiddet türü hiçbir zaman yalnız değildir, mutlaka farklı şiddet türleriyle yan yanadır. Örneğin baskı ve engelleme, genellikle ekonomik ve fiziksel şiddetle birliktedir; yahut cinsel şiddetin bulunduğu yerde psikolojik, fiziksel ve sosyal şiddet de vardır. Kadın aynı anda birçok şiddet türünü birlikte görmektedir. Kadının mülkiyete sahip olmasını engelleme, mirastan yoksun bırakma, gelirine el koyma ya da gelir getirici bir etkinlikte bulunmasını engelleme ya da çalışmaya zorlama, kredi kartı ekstrelerini kontrol etme, maaş kartını elinden alma, çalışmayan kadına çok az para bırakma, bıraktığı para için hesap sorma en sık rastlanan ekonomik şiddet örnekleridir. Onun için şiddet, acı ve ıstırap verici bir eylemdir. Yalnızca fiziksel şiddet değil psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet, sosyal ve kültürel şiddet de kadına acı ve ıstırap vermektedir. Çocuklarının gözü önünde öldürülen kadınların ve çocuklarının feryatları bizi hiç mi rahatsız etmiyor ki önlemler alınmıyor! Üstelik önlem normlarını içeren İstanbul Sözleşmesinin kaldırılması yok sayılması isteniyor!
Şiddetin toplumda bir tür sosyal kontrol mekanizma işlevi gördüğü, kadınlara korku vererek nasıl davranmasını, nerede bulunup bulunmamasını düşünerek hareket etmesi ve yanlış bir şey yapmaması istenmektedir. Bu baskılayıcı kontrol mekanizmasının kadına ne kadar çok acı ve ıstırap verdiği ortadadır. Oysa bu korku kültürünü yaratıp kadınların davranışlarının denetlenmesiyle mevcut düzenin / statükonun devamı böylece sağlanır. Bu durum şiddeti uygulayanın ve iktidarın işine gelir. Panoptikon bir şekilde aramızdadır. Şiddet, kuşaktan kuşağa kültürel aktarımlarla günümüze kadar geldiği için bireye bir alışkanlık kazandırır ve toplumsal düzen, şiddet içerikli bu kültürel norm ve pratiklerle sürdürüldüğü için kadın-erkek bireylerin büyük bir çoğunluğu bu işleyişi normal karşılar ve eşitsizlikleri görmezden gelir ya da fark edemez. Yine panoptikon yürürlüktedir. Çünkü bu normları bizler üretiyoruz sonra bunlara tabi hale geliyoruz, değiştirmek istesek de elimiz kolumuz bağlı kalıyor. Kısacası, normlar çepeçevre bizi kuşatmış oluyor. Şimdi eşitsizlik, şiddetten başka hangi alanlarda kendini ön plana çıkarmaktadır, sorusuna daha ayrıntılı yanıt vermek gerekiyor ki, kadın ve erkek olarak kimin daha çok hangi haklardan mağdur ve mahrum edildiğini anlayabilelim.
Bunun için TÜİK’in 2018 Hane Halkı Araştırma verilerindeki eğitim, istihdam, işgücüne katılım, işsizlik, bakım yükü, sanayi ve hizmetler sektöründe çalışma, üst düzey yönetici ve cinsiyete dayalı ücret farkı gibi değişkenlerin oranlarına bakmak gerekir. Bu alanda yapılmış birçok bilimsel araştırma bulunmaktadır. Ama bu konuda taraflı olmamak adına TÜİK verilerinin kullanılması tercih edilmiştir. Türkiye’nin tek İstatistik Kurumu verileri bile kadının haklarının nasıl ihlal edildiğini anlamamıza yetmektedir. (Önemli bir not: 2020 yılına ait toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin veriler henüz TÜİK’in sayfasında bulunmuyor, 2019 yılı oranlarının ise 2018 yılına ait olduğu görülmektedir).
1) Eğitim alanında okuryazar olmayan kadınların oranı % 7.6, erkeklerin oranı % 1.3’dir. Eğitim ve öğretim alanında toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde fırsatları kullanma ve hizmetlerden yararlanma bakımından kız çocuklarının aleyhine işleyen bir durum söz konusudur. Bunu aynı zamanda kaynakları kullanma konusu ile yorumladığımızda bu oranlar kaynakların aileler tarafından oğlan çocuklarının lehine kullanıldığına işaret etmektedir. Buna göre kız çocuklarının zorunlu olan 4 yıllık öğretim programını tamamlamadan ya da tamamladıktan sonra ya da hiç okula gönderilmeden ev içinde alıkonularak annenin işlerine yardımcı olduğunu, kadınlık rollerine alıştırıldığını ve çocuk yaşta evlendirildiklerini ileri sürmek kehanet değildir. Kalıp yargılar ve kültürel kodlar çerçevesinde kız çocuklarının okumasının gerekli olmadığına ilişkin yapılan vurgular bu çocukların okuma motivasyonlarını da kırmaktadır. Okula göndermeyip, eğitim-öğretimden alıkoyduğumuz her kız çocuğunu çocuk / erken evlilikler yoluyla şiddet ortamına attığımızın farkında mıyız? O zaman soralım, bu bir hak ihlali değil midir?
2) Benzer bir durumu yüksekokul / üniversite bitirmede de görebiliriz. Genelde üniversiteye giren kadın öğrencilerin oranı erkeklere göre daha yüksek olmasına rağmen mezuniyet durumlarında süreç erkeklerin lehine işlemektedir. Türkiye’de 25 ve daha yukarı yaşta olup en az üniversite mezunu olan kadınların oranı %17,5, erkeklerin ise %22,4’tür. Görülüyor ki, eğitimde %6’lık bir açıklık hep kadınların aleyhine işlemektedir. Çeşitli nedenlerle üniversite öğrenimini tamamlayamayan kadınlar başta ekonomik yetersizlikler olmak üzere evlenme, işe girme, aileye sahip çıkma gibi nedenlerle üniversiteden ayrılmaktadır. Bu sebepler erkek için de geçerlidir ama oranların gösterdiğine göre hak ihlaline uğrayan kadınlardır.
3) İşgücüne katılım: Türkiye’de 15 yaş ve üzeri olanlarda işgücüne katılım oranı kadınlarda % 34.2 erkeklerde ise % 72.7’dir. Bu oranlara göre neredeyse erkeklerin yarısını oluşturan kadınlar işgücüne dahil olamıyor. Çünkü evli olanlar çocuk sahibi oldukları için, bekar olan kadınlar ise evlenecekleri için işe alımlarda engellerle karşılaşabiliyorlar. İşveren, kadının çocuk sahibi olmasını sürekli izin almasını gerektirecek gibi düşünmesine yol açabiliyor. Oysa bu çocuk aynı zamanda kadının evli olduğu eşinin / erkeğin de çocuğu. Ama toplumsal normlar ve kalıp yargılar çocuğun, hastanın ve yaşlının bakım yükünün kadına ait olduğu yönünde işlediği için bakım yükü kadının işe girmesini engellemekte ve tümüyle bu işlerden kadının sorumlu tutulmasından olmaktadır. Bu konuda burada yazamayacağım kadar birçok bilimsel araştırma bulunmaktadır. Ancak kadınların eğitim seviyesi yükseldikçe işgücüne katılım oranları da yükselmektedir. Örneğin, yükseköğretim mezunu kadınların %72.7’si işgücüne katılmaktadır. O halde kız çocuklarımızı üniversiteye gidecek ve okuyacak düzeyde hazırlamamız gerekmektedir.
4) İstihdam: Benzer bir biçimde Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaşta istihdam edilenlerin toplam oranı %47,4 olurken, bu oran kadınlarda %29,4 erkeklerde ise %65,7 olarak saptanmıştır. Şu anda işgücünde çalışan yani istihdam edilenlerin dörtte birini kadınlar dörtte üçünü ise erkekler oluşturmaktadır. Bunun arkasında yatan neden ise evi erkeğin geçindirdiği, kadının çalışmasının eve ek gelir sağladığı ve kadının özel alan dediğimiz ev içi alandaki iş ve bakım sorumluluklarının olduğu yönündeki toplumsal normlar ve kültürel kalıp yargılardır. Söz konusu toplumsal ve kültürel kalıp yargılar erkeğin çalışma yaşamında olmasını kadının ise çalışma yaşamının dışında kalmasını getirmektedir. Ancak yaşam koşulları giderek zorlaşmakta, kadının ve erkeğin çalışmasını zorunlu kılmaktadır. Nitekim Türkiye’de işgücüne dahil olmayanların %38,7’sinin bakım sorumluluğu bulunurken, erkeklerde bu oran %14,8 kadınlarda ise %45,9 olarak tespit edilmiştir. Bu rakamlar bakım sorumluluğu olarak belirtilen işlerin kadının üzerinde olduğunun açık kanıtıdır. O zaman yine soralım, fırsatları kim kullanıyor ve kaynaklara kimler sahip? Bu konuda kadına yönelik geliştirilen küçük ölçekli kredi edindirme yoluyla iş sahibi olması, esnek çalışma bağlamında evde çalışması, kadının hem ev işi ve çocuğuna bakması hem de aileye maddi bir katkı sağlaması biçiminde yorumlanmakta ve bunun bir gelişme olduğu üzerinde durulmaktadır. Kadının çalışmasının bile ev içinde tutulması vatandaşlık haklarının ihlal edilmesi nasıl bir gelişme olarak nitelenebilir, sormak gerekiyor.
5) Çocuk: Aynı şekilde bakım durumunu, hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki kadının istihdam oranı %26,5 iken, bu durumdaki erkeklerin istihdam oranı %90,4 olarak bir önceki bakım yükünü desteklemektedir. Zaten çalışmayan kadına sorsanız mesleğiniz nedir diye, size ev kadını yanıtını verecektir. Ev kadınlığı bir meslek kategorisi olarak görülmekte, dolayısıyla kadınlar arasında da çalışan ve çalışmayanlar olmak üzere bir ayrımcılık yapılarak makbul eş-anne kalıp yargısı yerleşmekte ve çalışan kadınlara makbul olmadıkları üzerinden ayrıca bir şiddet uygulanmaktadır. Bu durumda kadının çocuk sahibi olması bir anlamda haklarından mahrum edilmesine yol açmaktadır. Aileyi çok önemseyen ve toplumun temel yapı taşı olarak görenler acaba bu durumdan haberdarlar mı?
6) İşsizlik: Türkiye’de işsizliğin büyük bir problem olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bu konuya toplumsal cinsiyet eşitliği açısından bakıldığında, işsizlik oranı kadınlarda %13.9 iken, erkeklerde bu oranın %9.5’e düştüğü görülmektedir. İş bulanlar genelde erkekler olmaktadır. O zaman yine soralım, kim mağdur oluyor, kimin hakkı ihlal ediliyor? Yanıtı belli; mağdur edilen ve hak ihlaline uğrayan yine kadınlar. Şöyle deniliyor; otursun evinde, çoluğa çocuğa karışsın, çalışıp ne yapacak! Nasıl olsa ona bir parça ekmek veren olur. Tüm bu söylemler, toplumsal kalıp yargıların kadınları birey olarak, vatandaş olarak haklarından nasıl mahrum ettiğini ortaya koymaktadır. Toplumsal kalıp yargıların kadınlar üzerindeki eşitsizliği üreten en büyük ayrımcı faktör olduğunun altını çizmek gerekir. Bu konularda ne eşitlikten ne de adaletten söz edebiliriz.
7) Sektörel bazda konuya baktığımızda, tarım sektöründe hanehalkı işgücü araştırması 2017 yılı sonuçlarına göre, toplam istihdam oranı %19,4 olup, erkek istihdam oranının %15,4, kadın istihdam oranının ise %28,3 olduğu görülmektedir. Tarımda çalışan erkeklerin oranının düşük olmasının bir nedeni de göçtür. Kırsal alanda yaşadığı yerde kazançlı bir getirisi olmayan erkekler kentlere iş bulmak amacıyla gidiyor. Kırsal alanda kadınlar ve yaşlı nüfus kalıyor. Örneğin Karadeniz Bölgesi için bunu söylemek mümkündür. Tarımda çalışanlar ise genelde ücretsiz aile işçisi olarak kendi arazisi üzerinde çalışıyor. Bu bakımdan tarım sektöründe çalışan kadınların oranı daha yüksektir. Ancak tarımda çalışan kadın oranın yüksek olması aldatıcı olmaktan öteye gitmemektedir.
8) Sanayi sektöründe toplam istihdam oranı %26,5, erkek istihdam oranı %31,4, kadın istihdam oranı ise %15,6 olarak saptanmıştır. Bu oranlara göre çalışan erkeklerin yarısı kadar kadınlar çalışmaktadır. Üstelik nitelik gerektiren işler olduğu için kadınların sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bu işlerde çalışmaya yeterli olamıyor. Çünkü uygun eğitimle donatılmamıştır ve bu konuda bir deneyime sahip değildir. Yeterli olanlar da işsizlikten dolayı zaten ikinci kez ayrımcılığa uğruyor ve istihdam politikalarında toplumsal cinsiyet eşitliği rafa kaldırılıyor, erkeklerin lehine işleyen bir politika benimseniyor. Soruyorum, bu haksız bir uygulama değil midir?
9) Hizmet sektöründe ise toplam istihdam oranı %54,1 olup, bu oran erkeklerde %53,2, kadınlarda ise %56,1 olarak belirlenmiştir. Bu sektörde toplumsal cinsiyet eşitliğine yaklaşan bir oranın var olduğu söylenebilir. Ancak kadınların lehine olan %3’lük fark nereden kaynaklanıyor olabilir? Bu fark, ev işlerinin uzantısı sayılan ve nitelik gerektirmeyen (bulaşıkçılık, garsonluk, aşçılık, temizlikçilik vb.) hizmet sektöründe kadın çalışan sayısının farkıdır. Burada bir konuya daha değinmek gerekir; işsizlik oranının yüksekliği ve erkeğin evi geçindirme kalıp yargısı kadın işi olarak bilinen alanların da erkekler tarafından doldurulmasına neden olmaktadır.
10) Bir de yetki ve karar mekanizmalarında yer alanlar açısından konuya bakalım. 2017 yılı hanehalkı işgücü araştırması sonuçlarına göre; şirketlerde üst düzey ve orta kademe yönetici pozisyonundaki kadın oranı %17,3 olmuştur. Kadın büyükelçi oranı %22,1 olarak belirlenmiştir. Akademik alanda kadın profesörlerin oranı 2017/18 öğretim yılında %31,2 iken, doçent kadrosunda görev yapan kadın oranı %38,8, öğretim görevlisi kadrosunda görev yapan kadın oranı ise %50,2 olarak tespit edilmiştir. Türkiye’de akademik alanda kadın istihdamının en yüksek alan olduğu söylenebilir. Neden? Çünkü akademik alanın ücret uygulaması genelde özel sektöre göre düşüktür. Bu nedenle, erkek akademisyenler üniversitede bu kadrolarda çalışmayı tercih etmemektedir. Ancak kadınların akademik alanda fazla sayıda olması üniversitenin yetki ve karar mekanizmalarında görev aldığı anlamına gelmemektedir. Bugün kadın rektör sayısı 16’dır. Bunun büyük çoğunluğu (11) ise vakıf üniversitelerinde bulunmaktadır. Kadın profesörün en yüksek mevki olarak bulundukları statüler genelde bölüm başkanlığı, dekan yardımcılığı ve rektör yardımcılığı gibi yardımcılık pozisyonlarıdır. Milletvekili, belediye başkanı, vali, kaymakam gibi karar mekanizmalarında kadınların oranı erkeklere göre çok düşüktür. Burada cam tavan ve cam duvar kavramları devreye girmekte ve kadınların kariyerlerinde dikey ve yatay ilerlemenin önünde bariyerler bulunmaktadır. Bu bariyerler, yapılan araştırmalara göre, yine toplumda kadına biçilen roller ve kalıp yargılarla ilgilidir. Yani kadın küçük yaşta çocuğa sahipse cam tavanı kıramamaktadır. Kadın kıdem bakımından erkekle eşit koşullara sahip olsa bile üst düzey görevler kadına değil toplumsal normlar nedeniyle (örneğin evi geçindirmek) erkeğin yükselmesine öncelik verilmektedir. Bu nedenle yetki ve karar mekanizmalarında yer alan kadınların oranı erkeklere göre çok düşüktür. Öte yandan işten çıkarmalarda ilk akla gelen kadınlar olmaktadır. Dolayısıyla kadının yükselmesinde görünmeyen cam tavan ve cam duvarlar kadının karar mekanizmalarında görev almasını engellemekte ancak çok az sayıda kadın milletvekili, vali, kaymakam, rektör, genel müdür gibi mesleklerde cam tavanı kırarak ilerleyebilmektedir.
11) Bir başka ayrımcılık aracı ise kadın ve erkeğin aynı işi yapmalarına rağmen aldıkları ücrette yaşanmaktadır. Kazanç Yapısı Araştırmasının 2018 yılı sonuçlarına göre, cinsiyete dayalı ücret farkı toplamda ve tüm eğitim düzeylerinde erkek ücretinin lehine gerçekleşmiştir. Cinsiyete dayalı ücret farkı toplamda %7,7 olarak tespit edilmiştir. Bu fark, en fazla %28,8 ile meslek lisesi mezunu erkekler ve kadınlar arasında görülürken en az fark %14,3 ile lise mezunu erkekler ve kadınlar arasında olmuştur. Çalışma hakkı kadın-erkek fark etmez herkes için geçerlidir. Bu hakkın sonuçları bir cinsiyetin aleyhine işliyorsa orada bir hak ihlali vardır ve bu durum eşitsizlik yaratmaktadır. Nedense ihlal ise hep kadın cephesinde olmaktadır.
12) Hizmetlere erişimde yaşanan ayrımcılık özellikle sağlık ve adalet hizmetlerine erişimde görülmektedir. Okula gitmeyen, okuma yazması olamayan ya da okuryazar olan, çalışma hayatı olmayan, dolayısıyla para kazanamayan, sürekli özel alanda kalan ev içi hizmet ve bakımla sorumlu tutulan ve erkeğe bağımlı yaşayan kadınların kamu kurumlarının hizmetlerine ulaşmada yaşayacağı sorun kaçınılmazdır. Sözünü ettiğim, bu kadınların yaşları ilerledikçe bir başkasına bağımlı kalacağı ve kendi yaşamını kendi başına sürdürmekte zorlanacağı açıktır. TÜİK’in 2018 verilerine göre, Türkiye geneli için doğuşta beklenen yaşam süresi toplamda 78 yıl, bu yaş erkeklerde 75,3 ve kadınlarda 80,8 yıl olduğu bilinmektedir. Bu durumda kadının yaşam beklentisinin 5.5 yıl erkeğe göre daha fazla olduğu, daha çok yalnızlaştığı ve yoksullaştığı, dolayısıyla gelecekte yaşamla nasıl baş edeceği dikkate alınırsa bu kadınların uğradığı insan hakkı ihlallerinin sorumluluğunu kim üstlenecektir? Bu konuyu hiç düşünüyor muyuz? İşte onun için toplumsal cinsiyet eşitliğinin tüm politikalara yansıtılması ve herkesin yasalar önünde eşit olması gerektiğinin altını çiziyoruz.
Neler yapabiliriz?
Bu haklardan en çok kadınların mahrum edildiği sonucuna ulaşmaktayız. Demokratik toplumun vatandaşları arasındaki ayrımcılığı önlemek için tüm vatandaşların yasalar önündeki eşitliğin sağlanması kaçınılmazdır. Bu yüzden kadının güçlenmesi gerekmektedir. Bunu nasıl sağlayacağız konusunda yapılması gereken hususları şöyle sıralayabiliriz:
- Bireysel olarak kız ve oğlan çocukların yetiştirilmesinde anne ve babaya düşen görevler vardır. Başta kadın ve erkekler olarak yetişkinlerin biyolojik cinsiyetin anatomik, toplumsal cinsiyetin ise sosyalleşme süreciyle inşa edilen kültürel pratikler olduğunu öğrenmesi ve benimsenmesi,
- Cinsiyet farklılığı çocukların cinsiyetlerinden dolayı ayrımcılığına uğramalarını gerektirmez. Bu kabullenme anne-babaların çocuklarını biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet kimliklerinin farklı olduğu gerçeğini öğretmeye ve toplumsal cinsiyetin insan hakkı ihlalleri yaratmadan çocuklarını sosyalize etmeye yöneltmeleri,
- Sosyalleşme sürecinde annelerin, babaların ve öğretmenlerin küçük yaşlardan itibaren kız ve erkek çocuklarını toplumsal cinsiyet ayrımcılığından uzak (toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı) bir anlayışla yetiştirmelerini sağlamaları,
- Hükümetlerin toplumsal cinsiyet ayrımcılığını önleyici politikalar geliştirmeleri için hukuki düzenlemeleri gerçekleştirmeleri ,
- Medyanın özellikle televizyondan sunulan programlarda toplumsal cinsiyet eşitliğini vurgulayan mesajların üretilmesine ve şiddet içerikli senaryoların dizi ve filmler olarak medyada yer almamasına özen gösterilmesi,
- Eğitim açısından toplumsal cinsiyet ayrımcılığına dayalı kalıp yargıların değişmesi yolunda ders kitaplarını ve program içeriklerini eşitlikçi anlayışla geliştirmek ve bu konuda danışma ve eğitim merkezleri kurarak önceden yapılan program içeriklerin değiştirilmesinin sağlanması,
- Okullarda çocuklara kadın-erkek eşitliğinin geliştirilmesi ve nefret söyleminin önlenmesi için dramalı eğitimler verilmesi ve çocuklara bu konuda senaryolar yazmaları sağlanarak ödüllendirilmesi,
- Hukukçuların, hakimlerin, savcıların kadına karşı şiddet konusunda adil yargılama prosedürünü işletmeleri (çünkü bu konuda 2000 ve 2002 yıllarında yapılan değişikliklerle Anayasamız ve hukuki alt yapımız yeterli ölçüde güçlü olduğu unutulmamalıdır),
- Sosyal pratiklerde mevcut olan hegemonik erkeklik anlayışının erkekler ve kadınlar üzerindeki örseleyici sonuçlarını önlemek için sivil toplum kuruluşlarının, hükümetlerin, özel sektörün, medyanın, üniversitelerin ve akademisyenlerin çaba gösterilmesi, bunun için sanat, kültür ve edebiyat eserlerindeki söylemlerin eşitlikçi anlayışla kaleme alınması,
- Sivil toplum kuruluşları ile gönüllü kuruluşların kadınların doğrudan ataerkil sistemin üretilmesindeki rolünü azaltmak ve farkındalık yaratmak amacıyla paydaşlarıyla bir araya gelerek, halka bilgilendirici seminerlerin düzenlemesi, bilinçlendirici eğitim çalışmalarının yapılması ve harekete geçirici eylemlerin desteklenmesi,
- Erkek üstünlüğüne dayalı ayrımcılığı önlemek için haklar temelinde bir eşitlik ilişkisinin geliştirilmesi; çalışma süresi, eğitim, eşit ücret, yükselme ve karar mekanizmalarına katılım gibi alanlarda liyakatın uygulanması,
- Hegemonik erkeklik anlayışı çerçevesinde yetişen erkeklerin kadına baskılayıcı davranışlar sergilemeleri yerine kendilerini daha eşitlikçi bir anlayışla geliştirmeleri ve yetkinleşmeleri
- Akademisyenlerin herhangi bir baskı hissetmeden toplumsal cinsiyet ayrımcılığını ortaya koyan araştırmalar yaparak seslerini yazılı metinlerle kamuoyuna duyurması ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik duyarlılık geliştirici etkinliklerde bulunması,
- Ayrıca kadın-erkek her bireyin toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin ayrımcılıkları zihnen sorgulaması ve refleksif olarak bunu düşünümsel anlamda davranışlara dönüştürmesinde kendini sorumlu tutması,
- Toplumdaki cinsiyetçi bakışın yok edilebilmesi için eğitim müfredatlarında ve medyada toplumsal cinsiyet eşitliğini ön plana çıkaran düzenlemelerin yapılması,
- Kadına yönelik pozitif ayrımcılık meselesinin hükümetin, partilerin, demokratik kitle örgütlerinin ve diğer aktörlerin uygulamalarında dikkate alması,
- Cinsiyetçi kalıp yargıların yok edilebilmesi için toplumun tüm kurumlarının koordineli bir biçimde hareket etmesi, bu konuda fikir birliğinin ya da uzlaşının sağlanması, eşitlikçi dilin geliştirilmesi,
- Tüm bunların gerçekleştirilmesi için İstanbul Sözleşmesi dahil hukuksal anlamda yasa ve yönetmeliklerin devreye sokulması ve uygulamalar için yasal anlamda yargılama ve denetimlerinin arttırılması,
- Toplumsal cinsiyet kalıp yargıları ve cinsiyetçilikle mücadele edilmesi, kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve şiddetle mücadelede kadınların adalete eşit erişiminin sağlanması, siyasi ve kamu karar mekanizmalarına kadın ve erkeklerin dengeli katılımlarının sağlanması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin tüm plan, politika ve tedbirlere yerleştirilmesi önerilmektedir.
O halde, aileden başlayarak tüm eğitim kurumlarında, çalışma hayatında, dini topluluklarda ve organizasyonlarda, medyada, üniversitelerde kadının insan hakkının korunması için eşitlikçi sosyal politikalar oluşturulmalıdır. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin ideal olarak söylemde kalması değil aksine hayata geçirilmesi için devletin topyekun değişmeyi sağlayacak, yasalar önünde eşitliği geliştirecek, hukukun üstünlüğüne dayalı sosyal politikaları uygulamaya geçirmek için insan hakkı ihlallerinin önlenmesine çaba harcaması gerekmektedir. Bugün tüm dünyada ülkeler ne kadar demokratik olursa olsunlar halen kadına yönelik ayrımcı uygulamalar varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle, yapılması gerekenler yalnızca ulusal düzeyde değil uluslararası düzeyde de olmalıdır. Kadının hakların korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi konusunda uluslararası sözleşmelerin uygulanması için küresel ölçekte denetleyici sivil oluşumların harekete geçirilmesi kaçınılmazdır. Kadının fırsatları, kaynakları ve hizmetleri kullanma ve erişiminin önündeki engellerin kaldırılması, kadına yönelik hak ihlallerinin duyurulması ve kamuoyu oluşturulması için aktivist bireylerin hareketlerin demokratik haklarını kullanmalarının desteklenmesi gerekmektedir. Sembolik düzen olarak nitelenen eril düzenin eril aklının eşitsiz uygulamaları saydığımız önlemlerin hayata geçirilmesiyle giderilebileceğini belirtmek gerekir.
14 yorum
Harika bir yazı…
Sayın Hocam, metni beğendiğiniz için çok teşekkür ederim. Üklemizin daha iyi koşullarda anılması için yapılabilecekler çok da zor değil, yeterki isteyelim. Sevgi ve saygılarımla
Çok teşekkür ederim.
Yüreğinize, kaleminize sağlık. Ayrımcılık dilde başlar . Dilimizin cinsiyetçilikten arınması dileklerimle.
Muhteşem bir yazı, aynı konuda okuduğum diğer yazılanlardan daha çok aydınlatıcı.
Sayın Hocam, çok teşekkür ederim.
Sayın hocam çok güzel bir yazı. Sizi kutluyorum. Tek itirazım çok uzun olması. Bunu bir kaç yazıya bölebilirdiniz. Mümkünse yazılarınızı, 12 puntoda iki sayfayı geçmiyecek şekilde yazınız. Saygılarımla.
çok etkileyici, elinize, düşüncelerinize sağlık …
Çok teşekkür ederim.
O kadar etkili ve o kadar muhteşem bir yazı ki…
O kadar etkili ve o kadar muhteşem bir yazı ki…
Teşekkürler
Görüşleriniz için çok teşekkür ederim.Sevgi ve selamlar
Aylin
mukemmel olmuş ellerinize sağlık
Çok teşekkür ederim. Sevgilerimle..