Bundan 7-8 yıl öncesine kadar tıp fakültelerinde öğretim üyesi olmak prestijli bir durumdu. Tıp fakültelerinde yardımcı doçent kadrosu açıldığında bir kadro için 3-4 kişi başvurur, hatta bazı hekimler ileride açılabilecek bir yardımcı doçent kadrosu için öğretim görevliliği veya uzmanlık gibi düşük maaşlı kadrolarda birkaç yıl çalışmayı göze alırlardı. Bugün gelinen noktada ise özellikle büyük şehirler dışındaki tıp fakültelerinde ciddi öğretim üyesi sıkıntısı yaşanıyor. Bazı ana bilim dallarında yardımcı doçent kadrolarına müracaat eden olmadığından, açılan kadrolar boş kalıyor. Bizim fakültemiz de dâhil, bazı fakültelerde serbest piyasası iyi olan bazı uzmanlık dallarında (dermatoloji, plastik cerrahi gibi) öğretim üyesi bulunamadığından, başka üniversitelerden öğretim üyesi davet edilerek eğitim sürdürülmeye çalışılıyor. Bazı ana bilim dallarında bir-iki öğretim üyesi hem öğrenci ve asistan eğitimini vermeye hem de sağlık hizmeti sunmaya çalışıyor.
Öğretim üyesi sıkıntısı çekilmesinin başlıca nedenleri son yıllarda uygulanan sağlık politikalarıyla özel sağlık kurumları ve Sağlık Bakanlığı hastaneleri hekimler için ekonomik açıdan daha cazip hale gelirken, öğretim üyeliğinin cazip olmaktan çıkması ve üniversite hastanelerinin zorunlu giderlerini bile karşılayamaz hale getirilmesidir. Bazı üniversite hastanelerine merkezi bütçeden verilen pay sıfırlanmıştır. Mevcut SGK uygulamaları ile üniversite hastaneleri kan kaybetmeye başlamış, bazıları öğretim üyelerinin katkı paylarını bile zamanında ödeyemez duruma düşmüştür. Sağlık Uygulama Talimatı (SUT) ile sağlık hizmetine yönelik bazı işlemlerin fiyatları çok aşağıya çekilmiş, işlemin maliyetini bile karşılayamaz düzeye indirilmiştir. Bu yapılırken, hasta seçme ve riskli-komplikasyonlu hastaları sevk etme şansı olan birinci ve ikinci basamak sağlık kurumları ile hasta seçme şansı olmayan üniversite hastaneleri aynı kefeye konulmuştur. Genellikle maliyeti az, getirisi yüksek işlemler birinci ve ikinci basamak sağlık kurumlarında yapılırken, teşhisi ve tedavisi zor, komplike, maliyeti ve riski yüksek işlemlerin yapılması gereken hastalar üniversite hastanelerine yönlendirilmektedir. Bu, beklenen ve üniversite hastanelerinin pozisyonu açısından normal bir durum olmakla birlikte, fiyatlandırmada hak ettiği karşılığı bulamamaktadır. Dolayısıyla, ürettiği sağlık hizmetini maliyetinin altında satmak zorunda kalan hastaneler ayakta durmakta güçlük çekmekte; sadece öğretim üyesi değil, hemşire ve diğer sağlık personelini bulmakta da sıkıntı yaşamaktadır. 2010 yılında yayınlanan SUT ile bu dengesizlik kısmen düzeltilmiş olsa da yeterli değildir.
Sağlık sistemine bir düzen getireceğini düşündüğümüz ve bu nedenle başından beri desteklediğimiz Tam Gün Yasası da mevcut haliyle tıp eğitimini olumsuz yönde etkileyecek bir şekilde çıkmıştır. Bu sistemde öğretim üyesinin yaptığı eğitim faaliyetleri ve bilimsel çalışmaları ekonomik olarak önemli bir getiri sağlamazken, fazla sayıda hasta muayene etmek ve tedaviye yönelik işlem yapmak gelir artışı sağlayabilecektir. Tıp fakültelerinin sağlık hizmeti sunmak gibi önemli bir görevleri olmakla birlikte, asıl görevleri hekim ve uzman hekim yetiştirmeye yönelik eğitim yaptırılması, aynı zamanda bilimsel çalışmalar yapılmasıdır. Halbuki uygulanmaya çalışılan sistem ile öğretim üyeleri eğitim yaptırmak ile para kazanmak arasında tercihe zorlanmaktadır. Bu duruma, Tam Gün Yasası’nda öngörülen performans sisteminin bir benzeri olan mevcut performans sisteminden vereceğimiz bir örnek meramımızı daha iyi anlatacaktır. Üniversitelerdeki mevcut performans sisteminde de öğretim üyeleri saat 14.00’ten sonra kendi baktığı hastalar, yaptığı uygulamalar ve ameliyatlar nedeniyle ek katkı alıyorlar. Cerrahi bölümlerden bir öğretim üyesi eğer tüm ameliyatları kendisi yaparsa günde 8-10 ameliyat yapabilir ve bundan dolayı yüklü miktarda ek katkı kazancı elde edebilirken, bu ameliyatları eğitim amacıyla asistanlarına yaptırırsa günde 3-5 ameliyat yapılabiliyor. Sonuçta bu da öğretim üyesinin performans gelirinde ciddi bir azalmaya yol açıyor. Öğretim üyelerinin bir kısmı bunu sineye çekip, asistan eğitimini aksatmadan işi yürütmeye devam ederken, üniversite dışındaki meslektaşlarının çok altında geliri olan hocaların hepsinden aynı davranışı göremiyoruz. Bu gözlemim, Tam Gün Yasası uygulanmaya başlandığında bazı uzmanların yeterli sayıda cerrahi uygulama yapamadan, istenilen bilgi ve beceriye ulaşamadan mezun olabileceği endişelerimi artırıyor.
Hal böyle devam ederse, yakın zamanda ülkemizde iyi bir tıp eğitiminden, ya da iyi yetişmiş hekimlerden söz etmek mümkün olmayacaktır. Sonuçta yeterli eğitimi alamadan mezun olan hekimlerin, uzmanlık eğitimi sırasında yeterli sayıda ameliyat yapamadan mezun olan uzmanların çoğu (başlangıçta mecburi hizmet nedeniyle tamamı) Sağlık Bakanlığının hastanelerinde, sağlık ocaklarında ve aile hekimliği merkezlerinde çalışacaklardır. Yani tıp fakültelerinde eğitimin kötüye gitmesi sadece üniversitelerin sorunu değildir. Başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere tüm ülkenin sorunudur.