İnsanlık tarihinin her döneminde merkezde yer alan ve ikna edici olan tanımın çerçevesi ve temel meşruiyet araçları değişiklik gösterebilmektedir. Sözgelimi 8. yüzyılda veya 11. yüzyılda merkezi toplumun adı İslâm idi ve insanların emeği ve üretimi İslâm, hukuk, akıl ve matematik kelimeleri etrafında konuşlanarak bir meşruiyet kazanabiliyordu. 16. yüzyılda Türk kelimesi küresel bir meşruiyet kaynağıydı ve ticaret, askerlik sanatı ve deneyim kelimeleri önemliydi. 17. yüzyılda Fransa, Fransızca, akıl ve matematik kelimeleri merkeze yerleşti. 18. yüzyılda ve 19. yüzyılda Britanya, ticaret, bilim, donanma, deniz, sömürge ve deneyim kelimeleri merkeze demir attı. 20. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri, para, bireyselleşme, küreselleşme, deneyim ve demokrasi kelimeleri meşruiyetin araçları durumundaydı. 21. yüzyılda ise Asya yükselişe geçmiş görünmektedir, ama hâlâ ABD önemlidir. Bu kez yeni kelimeler dijital toplum, finans ekonomisi, para, devletçi üretim ve yapay zekâ teknolojisidir. Günümüzde hangi kavramı veya olguyu ele alırsak alalım dijitallik, para ve yapay zekâ teknolojisi olmaksızın ele aldığımızda yaşamın ve gerçekliğin dışında bir değerlendirmede bulunmuş oluruz.
Din kavramı ve özellikle İslâm kelimesi Ortaçağdan itibaren her merkezi toplum ve meşruiyet kelimesi çerçevesinde başka bir anlama geliyordu. Sözgelimi 19. yüzyılda sömürge nesnesi olan Asya ve Afrika toplumları nedeniyle irrasyonalite veya duygusallık kelimesi İslâm ile birlikte anılıyordu. Bunun nedeni İslâm dininin veya Uzakdoğu dinlerinin irrasyonel veya duygusal nitelikli olması değil; İlkçağ ve Ortaçağda Hristiyanlığın irrasyonel ve duygusal karakterde oluşu ve özellikle Müslüman toplumların emek ve üretim bakımından, organize olmak ve dayanışma meydana getirebilmek açısından uzun zaman sonra artık zayıf kalmış bulunmalarıdır. 20. yüzyılın ikinci yarısında Amerikan rüyasının gerisinde çalışkan inançlı ve dindar insanların da yer alıyor olması ve Avrupa-merkezciliğe karşı kapsayıcı bir uluslararası politika üretmek gereksinimi nedeniyle İslâm yerlilik ve özgünlüğün kaynağı anlamına geldi. Dolayısıyla şimdilik belirtmek gerekir ki; Ortaçağ şeklinde kavranmış dönemde ve 16. yüzyılda din kelimesi ve İslâm’dan anlaşılan ile 19. yüzyılda ve 20. yüzyılda anlaşılan ciddi şekilde birbirinden farklıdır. 16. yüzyılda din, İslâm ve Türk kelimeleri, İngilizceden dünyaya 19. yüzyılda yayılmış, “gelişmek ve ilerlemek” olgularıyla birlikte anılırken 19. yüzyılda bunun tam tersi söz konusu olmuştur. Bu çerçevede “İslâm terakkiye manidir” iddiasını 19. yüzyılın konjonktüründe düşünmek ve değerlendirmek gerekir. Ortaçağ Hristiyanlığının gelişme ve ilerleme meydana getirmiş bir toplumsal pratiği bulunmamasına karşın İslâm’ın böyle olumlu bir toplumsal pratiğe sahip olması nedeniyle bir üçüncü din olan Yahudilik’ten hareketle mesele daha da somutlaştırılabilir.[1] Aslında dinler tarihinde ekonomik, kurumsal ve bilimsel seviyede başarılı yegâne dinin İslâm olduğu da rahatlıkla söylenebilir.[2]
İlkçağın önemli bir kısmı, Ortaçağ, Yeniçağ ve 19. yüzyılda Yahudilik herhangi bir toplumsal gelişme ve ilerleme deneyimine sahip değilken 10 Aralık 1948 tarihinden sonra durum değişmiştir. Günümüzde Londra’dan Amsterdam’a, New York’tan Antwerp ve Kudüs’e kadar Yahudilerin en gelenekçi yaşayanlarının bile gelişme ve ilerleme konusunda yetersiz, zayıf ve başarısız insanlar oldukları iddia edilemez. Bu örnek, aynı dinin durumunun bile değişken ve göreceli olduğunu ve birbirinden farklı dinler için durumun oldukça değişken ve göreceli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle “İslâm terakkiye manidir” cümlesi genelgeçer bir cümle olmadığı gibi 19. yüzyılın kendisinde bile “İslâm dinine inananların yaşadıkları toplumlar Batı Avrupalılara ekonomik ve askeri olarak yenildiler” demektir. Bunun da anlamı; her şeyin çalışan ve üreten veya çalışmayan ve üretmeyen insana bağlı ve bağımlı olduğudur. Yani insan başarılıysa ona ait her şey başarılı kabul edilmektedir. İrlandalı Hristiyan din adamı filozof George Berkeley’in 17. yüzyıl için belirttiği üzere; yanlış olanları düzeltirken doğruları da yanlış göstermek gerekmez. O, bunu Hristiyanlığın Katolik mezhebine karşı gösterilen olumsuz tepkileri sağduyuya davet etmek için dile getirmişti.
21. yüzyıla gelindiğinde; din ve İslâm kavramı ile ilgili geleceğe yönelik genel imajın yeterince olumlu olmadığı saptanabilir. Çünkü Batı Avrupa, ABD ve Asya’da yapay zekâ teknolojisinin gelişiminde Hristiyan ve Müslüman insanların emekleri ve toplumsal dayanışma deneyimleri yeterince katkı vermişe benzememektedir. Aslında bireysel örnekler bakımından durum belki de böyle değildi, çünkü transhümanizme terimsel anlamını veren Fereidoun M. Esfendiary köken olarak İran coğrafyasından ve posthümanizm kavramını ilk kez kullanan Ihab Habib Hassan köken olarak Mısır coğrafyasındandı.[3] Demek ki katkı derken kastedilen toplumsal boyutta ve birlikte olmak zorundadır. Tabiat ve hayat sağlıklı olmak, çalışmak, başarılı olmak ve zenginliğe göz kırpar ve bunlara sahip bulunmayanlara ise yüzünü çevirmez. Sözgelimi ABD’de, İspanya’da, Brezilya’da, Arjantin’de, Polonya’da, Mısır’da ve Türkiye’de, birçok yerde Hristiyan ve Müslümanlar arasında dinle ilgili genel imajın olumlu olmamasının birkaç nedeni vardır. Birincisi; 1948 yılından sonra gelişen serbestiyette inançlı ve dindar insanların insan kaynaklarına yatırım yapmakta hazırlıksız oluşlarıdır. Bu oldukça normaldi, çünkü yaşamı deneyimlemeksizin onun bileşenleri hakkında doğru ve işleyebilecek planlar geliştirilemezdi. İkincisi; inançlı ve dindar insanlar Avrupa-merkezci veya daha isabetli bir deyişle Fransa-merkezci dünyada bilim, hukuk ve ekonomiden mükemmel seviyede mahrum bırakılmışlardı. Böylece 1948’den sonraki deneyimlerle ancak yaşamın neye benzediğini deneyimleyebildiler. Üçüncüsü; 10 Aralık 1948 tarihiyle birlikte özellikle dinlerin ve dindarlığın lehine küresel seviyede başlayan serbestiyet dindarların emeklerinden ziyade Batı Avrupalıların birbirleriyle geçinememelerinin ve yeni bir aktör olan ABD’nin piyasaya çıkışının ürünüdür. Bir ürün bütünüyle bir emek aktörü veya özneye ait olmadığında; o aktör ya da özne söz konusu ürünü kendi planladığı gibi yönetemez, geliştiremez ve kontrol edemez. Buradan da çıkan netice; 20. yüzyılın ikinci yarısı dinler ve dindarlar açısından ancak 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıla kıyasla özgürlükçü ve serbestiyetçidir. Bu nedenle dinler ve dindar insanların denendikleri ve bu fırsatı teptikleri söylenemez. Sadece bu imkânları daha iktisatlı ve pragmatik kullanıp yönetebilecekleri halde bunu yapamadıkları saptanabilir.
Yapay zekâ açısından bakıldığında; serbest piyasa ekonomisinde artı değer üretmek yerine maliyete yol açan ne varsa gelecekte gözden düşebilir. İnsanın biyolojisi bazı gereksinimler ve bu gereksinimlerin giderilmesi zorunluluğuyla var olduğu için alışveriş veya ticaret doğanın akış matematiği veya matematikten de fazla olarak hakikatidir. Bu hakikatin dışında ve özellikle de bu hakikate karşı kurulan cümleler hayatta tutunamazlar. Bu nedenle insan önce duygu canlısı değil mantık ve ticaret canlısıdır. Aslında İslâm dini de tarihsel olarak dünyada merkezi kavram olduğu dönemler gözetilerek değerlendirildiğinde; mantık ve ticaret yani kapsamlı hesap ve alışveriş dengesi dinidir.[4] Günümüzde Müslüman toplumların yapay zekâ teknolojisinde gözle görülür bir etkinlikleri bulunmadığı için -veya daha somut bir ifadeyle tıpkı Batı Avrupalıların bir kısmı gibi yapay zekâ ile ilgili bütün etkinlikleri tüketim, hukuk ve etik temasları seviyesinde kaldığı için- bu teknolojinin yetiştiriyor olduğu insanlar hem dine hem de İslâm’a maddi ve muhtaç oldukları yaşamsal bir bileşen niteliğinde bakamamaktadırlar. Bizzat Müslümanlar İslâm’ın maddi ve nedenselliğe elverişli bir din olduğunu kabul ederek onu böyle öğrenip öğretselerdi belki durum daha iyimser olabilirdi. Çünkü hayat maddidir, nedenselliğe tabidir ve insanın biyolojisi göz ardı edilerek bir duygu, inanç ve maneviyattan söz edilemez. Fakat tıpkı bazı Hristiyanlar ve Hindistanlılar gibi Müslümanların da önemli bir kısmı İslâm’ı maddi ve nedensel olan her şeyin karşısına yerleştirdiler ve onu kalbe ait bir duygu ve hissiyata indirgediler. Böylece insanların İslâm’ı dünyanın içinde görme ve deneyimleme şansı da azalmış oldu. Yapay zekâ bütünüyle yaşadığımız her günkü somut, maddi ve nedensel dünyaya ait olduğu için onun meydana getirdiği/getireceği teknoloji toplumunda bazı dinleri ve İslâm’ı kalp ve hissiyatın dışında aynı zamanda bilgi, hukuk ve ekonominin içinde tanımlayabilmek kolay görünmemektedir.[5]
- Jean-Jacques Rousseau, The Social Contract and the First and Second Discourses; Ed.: Susan Dunn, New Haven, London: Yale University Press, 2002, s. 183, 246, 248, 272. ↩︎
- Rousseau, The Social Contract and the First and Second Discourses, s. 248. ↩︎
- Muhammet Özdemir, Nevin Başaran, “Transhümanizm, Posthümanizm ve İnsan Bilincinin Yeni Kapsamı”, İslami Araştırmalar Dergisi, (https://www.islamiarastirmalar.com/wp-content/uploads/2023/11/3-2.pdf), 2021; 32 (1), s. 31, 34. ↩︎
- Yaqub Chaudhary, “Islam and Artificial Intelligence”, The Cambridge Companion to Religion and Artificial Intelligence; ed.: Beth Singler, Fraser Watts, Cambridge University Press, 2024, s. 109-128. ↩︎
- Beth Singler, Religion and Artificial Intelligence: An Introduction, London, New York: Routledge, 2025, s. 29-55. ↩︎